II. GÖKTÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU

II. GÖKTÜRK DEVLETİNİN KURULUŞU


(Halkın soy bilincine ve bağımsızlığına sahip çıkışı)

Çin kaynaklarında T’u-kü-eler diye geçen I. Göktürk Devleti, iç kavgalar sonucunda 630 yılında yıkıldı. O sırada Türklerin hakanı, El Kağan idi (620-630). Hakan, 626 yılında bütün olumsuzluklara rağmen güçlü bir ordu kurdu. Çin’in o dönemdeki başkenti olan Çang’an’ın kapılarına dayandı. Ama J.P.Roux’nun Orta Asya eserinde aktardığına göre (s.140), şehrin zarar görmemesi için “savaşmaktansa anlaşmayı tercih” etti. Böylece bir daha bulamayacağı fırsatı kaçırmış oldu. Çinliler cesaretlendi. Sonuçta El Kağan yenildi. (Bu durum 1683’te Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın Viyana önündeki davranışı ve sonucuyla benzeşmektedir.) 

Devlet zaten içteki bölünmelerden dolayı zayıflamıştı. Ülkenin önemli bir bölümü Çin’in denetimine geçti. Olayların bu yönde gelişmesinde Çin imparatoru (imparator olmadan önceki adı Li Şımin olan) Tay-Dzung’un (626-649) büyük bir askeri dehaya sahip olmasının da rolü oldu. Birçok tarihçiye göre, onun hükümdarlık yılları, Çin tarihinin en şanslı dönemlerinden birisi oldu. Türkleri yenen Çinliler, Türklerin ileri gelenlerine karşı kısmen barışçı davrandılar. Çin, 681 yılına kadar Türk ve Moğol hükümdarlık soyları üzerinde koruyuculuk yaptı. Bu nedenle beyler arasında büyük bir saygınlığa erişti.

Bütün bu gelişmelerin sonunda, Türklerin önderlerinin bazıları Türkçe adlarını bırakarak Çince adlar almaya başladılar. Giyim kuşamlarında Çinlilere benzemeye, onlar gibi davranmaya çalıştılar. Çocuklarını, Çin kültür anlayışına göre yetiştirmeye gayret ettiler. Halk ise, kendi kabuğuna çekilmişti. Halk, soyluların bir kısmının bu davranışlarına içerliyor, kaderlerine kahrediyorlardı. Önderler olmadan, halkın kendiliğinden hareket etmesi ve başarılı olması mümkün değildi.

679 yılında, Çin kaynaklarına göre adları Wen-nu ve Fong-çi olan iki Türk büyüğü, Çin’e karşı ayaklandı. Ama sonuç alınamadı. Halk ne yapacağını şaşırır hale geldi. (Günümüz Türkleri arasında bir efsane isim olan Kürşat, bu dönemde yaşamış olabilir.)
İşte bu umutsuz anda, Tonyukuk ve Kutluk adında önderler imdada yetiştiler. Bir Türk beyinin oğlu olan 25 yaşındaki Tonyukuk, Çin egemenliği sırasında ve Çin kültürünün etkisiyle yetişmiş olmasına rağmen bir vatanseverdi. Kutluk ise Göktürklerin kurucu sülâlesi olan Aşına (Asena) soyundandı. I. Göktürk Devleti’nin kurucu ve yöneticisi olan bu ailenin adı, Ergenekon efsanesinden dolayı, kurt anlamına geliyordu. İki önder birlikte planlar yaptılar. Çinlilerin etkin olmadıkları ve daha uzak bölge olan Gobi Çölü ile Orhun ırmağı arasındaki alanda halkın içerisinden savaşçı toplamaya başladılar. Aceleci değil, planlı hareket ettiler. Onları eğittiler. Yakın Çin bölgelerine yaptıkları baskınlarla, silah ve levazım açısından güçlendiler. 681 yılında başlattıkları hareketi, 687 yılında Çin’i tamamen yenerek sonuçlandırdılar.

Bu mücadeleler sırasında Tonyukuk, hakan ile halkın arasında köprü görevi gördü. Devletin başına, Tonyukuk’un da desteği ile Kutluk Kağan geçti. Kağan, İlteriş (İli yani devleti, vatanı kurtaran, derleyip toparlayan) unvanını aldı. Göktürkler bağımsızlık mücadelelerine ilk başladıklarında, Oğuzlar da dâhil diğer bazı Türk boylarıyla da savaşmak zorunda kaldılar. Zaten I. Göktürk Devleti de, Oğuzları egemenlikleri altına alabilmek için çok savaşmışlardır.
Şartların aleyhte olmasından dolayı önceden kestirilmesi mümkün olmayan bu yeniden dirilişin, halktaki derin bir soy bilinci ile bağımsızlık tutkusunun sonucu olduğundan kuşku duymamak gerekir. Göktürk halkının bu hareketi ile Anadolu’daki Türk halkının Kurtuluş Savaşı arasında önemli benzerlikler vardır. (Bu konuda “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabının Türklerin Yeniden Dirilişi bölümünde ayrıntılı bilgi verilmiştir.) Göktürklerin kurtuluş savaşının önderlerinden Tonyukuk, Bilge Kağan’ın kızı Po-fu-yu ile evlendi ve yeni kurulan devlette 46 yıl hizmet yaptı. Bunun 35 yılında baş vezirlik, Kapgan Kağan döneminde (705-716) ise yüksek mahkeme üyeliği (yargan) şeklinde oldu. Tonyukuk ülkenin imar edilmesinde çok etkili oldu. Hakanların hatalarını örttü. Ülkeye barış ve düzen geldi.

Nitekim Refik Özdek’in aktardığına göre (I. Cilt s85-89) Orhun Anıtlarında şöyle denilmektedir: “...Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”. Bilge Kağan da yazıtlarında şunları söylemektedir: “Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye. Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe suya düşürmedim.”

Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, tarihçiler II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı için “Ama bu yıkılışın önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı.” diyerek yapılanların önemini vurguladılar.

Aslında iki kardeşin birbirlerine destek vererek mücadele etmeleri, yöneticilere örnek olmalıdır. Türkler, iki kardeşin birlikte oldukları dönemlerde başarı kazandılar. Avrupa Hunlarında Atilla ile Bleda, I. Göktürklerde Bumin ile İstemi, II. Göktürklerde Bilge ile Kültigin, Büyük Selçukluda Çağrı ile Tuğrul’un beraber olduğu dönemler Devletlerini düzene soktukları yıllardır. Osmanlı’nın başlangıcında, Orhan ile Alâaddin’in birlikte oldukları dönemde denizi aşarak Avrupa yakasına geçmişlerdir. Ama bu birliktelikler Bilge Kağan’ın, kardeşinin ölümünde hissettiği gibi, içten olmalıdır. “Küçük kardeşim Kül Tigin uçmağa vardı. Çok çok üzüldüm. Kederimden görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez oldu. Özüm düşündüm. Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. Kişioğlu hep ölümlü doğmuştur. Gözden yaş gelse hep içeri akıtarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım.”

Savaşlarda sert olan Türkler, günlük hayatlarında kısmen tarımla ama genelde hayvancılık, madencilik, dokumacılık ve el sanatları ile uğraştılar. Maddeten zengin olmayan Türk halkının el sanatlarında verdiği değerli eserler, Türklerde ileri bir kültürün varlığına işaret etmektedir. Çünkü mimari eserler verebilmek için devletin zengin olması gerekmektedir. Nitekim Türkler, devlet olarak zenginleştikleri her dönemde çok güzel mimari eserler vermişlerdir. Bu konularda ayrıntılı bilgiler, "Tarihin Aydınlattığı Gelecek" isimli kitabının Müslüman Türklerde Mimarlık, Bilim ve Sanat bölümünde verilmiştir.


Yorumlar