TÜRK HALKINDA YABANCI KÜLTÜRLERE KARŞI DİRENÇ
Dünyada en geniş coğrafyaya yayılan ve gittiği bölgelerin
önemli bir bölümünde halen yaşayan ve soyunun farkında olan
tek millet Türklerdir. Türkler, yabancılarla iç içe en çok yaşayan
millettirler. Dolayısıyla kültür etkileşimine en fazla maruz kalanlar Türklerdir. (1492 sonrası keşiflerle
Avrupalı bazı milletler Amerika’ya göç ederek hakim oldular.
Ancak günümüzde Amerika kıtasındaki hiçbir devlet, Avrupalı
bir milletin devamı olduğunu söylememektedir. Eğer Avrupalılar,
Amerika kıtasına gittikleri dönemde yüksek bir kültür
seviyesine sahip olsalardı, gelişmeler mutlaka farklı olurdu.)
Türkler, Müslüman olmadan önce gittikleri bölgelerde
yerleşik hayata geçtiler. Eğer yeni bölgede azınlık olarak yaşadılarsa,
yabancı kültürlerden daha çok etkilendiler. Ana vatanlarından
çok uzaklaşmalarına rağmen gittikleri bölgede kalabalık
oldukları zamanlarda etkilenme daha az oldu.
Bir millette yabancı kültürlerden etkilenmeler kendini
”dil” üzerinde ve sanatta gösterir. Dilini kaybeden uluslar
kendi benliklerinden uzaklaşırlar. Türklerde dil konusundaki
etkilenme, önderlerde her zaman halktan daha fazla oldu. Önderler
Orta Asya’da Çince, İran’da Farsça, Anadolu’da Farsça ve
Arapça’dan, günümüz Türkiye’sinde ise Avrupa dillerinden
etkilendiler. Önderlerin bir kısmının bu davranışlarına karşı
her devirde, hem bazı aydınlar hem de bazı yöneticiler mücadele
ettiler. Kaşgarlı Mahmud, Divan-ü Lugati’t-Türk adlı eserini
bu nedenle yazdı. Hoca Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet kitabını
hece vezniyle kaleme aldı. Halk arasında kavim kavim dolaşarak
vaazlar veren Yesevi, Anadolu’nun Türkleşmesinde etkili oldu.
Yesevi’nin Türkçe eser vermesi de Müslüman Türklerde, Türk
dilinde bir kültür geleneğinin oluşmasını sağladı. Ona görkemli
bir anıt mezar yaptıran Timur ve Timurlular ile Özbeklerin ilk
sultanları da Türkçe’nin bozulmaması için uğraştılar.
Orta Asya’da halen sevilen, 1441 yılında
Timur’un ilk başkenti Herat şehrinde doğan (Nizameddin) Ali Şir
Nevai (öl.1501), Çağatay Türkçe’siyle yazdı. Gençlik döneminde
diğer bazı aydınlar gibi Türkçe’den uzaklaşmaya başlayan şair,
bu konuda şöyle diyor. "Ana dilim üzerinde düşünmeye
koyuldum. Türkçe’nin derinliklerine dalınca on sekiz bin
alemden, daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin süsler,
bezekler içinde enginleşen göğü, dokuz kat gökten daha üstündü.
Bu erdemler, yücelikler hazinesinin incileri, yıldızlardan daha
parlaktı. Bahçelerindeki gülleri güneşler gibiydi. Bu alemin
aydınlık alanlarında ilhamımın şahlanan atını koşturdum."
Şair aynı konu içerisinde, hem Müslümanlığın inanışı
olan "on sekiz bin alem" den, hem de eski Türk inanışı
olan "dokuz kat gök"ten bahsetmiştir. Halbuki İslâm
inancında gök yedi kattır. Bu sözleri kendisinin, Müslümanlıkla
Türklüğü çok iyi birleştiren bir şair olduğunu gösterir.
Belki de bu kadar sevilmesinin sebeplerinden birisi kullandığı
dil ise, diğeri de bu anlayışıdır.
Demek ki Türk aydınları, Türkçe’nin derinliklerine
inecek yoğun emek, bilgi ve beceriyi gösterirlerse dilin edebi ve
felsefi alanda kullanımı da artacaktır.
Türkçe’yi etkilemiş olan diller, kendilerinden önce Müslüman
olan Arapların ve Farsların dilleridir. Türk dilinin Arapça ve
Farsça’dan etkilenmesinin en önemli nedeni dini ortaklıktır .
Eğer birlikte yaşamaktan etkilenselerdi, Slav, Fin, Ermeni, Rum,
Bulgar, Boşnak, Sırp, Arnavut vb. gibi dillerden etkilenirlerdi.
Halbuki Türkçe bu dillerden az etkilendi, ama onları daha çok
etkiledi. Sadece Rumca’dan bazı balık ve yemek isimleri Türkçe’ye
geçti.
Türklerin yaşadıkları hareketli hayata, eski dünyanın
bilinen bütün önemli halklarıyla savaşmalarına, Sibirya’dan
çıkıp Pekin’e, Delhi’ye, Semerkand’a, İsfahan’a,
Tebriz’e, Kazan’a, Kiev’e, İstanbul’a, Budapeşte’ye,
Kahire’ye, Cezayir’e hakim olmalarına, buralarda karşılaştıkları
halklarla iç içe beraberce yaşamalarına rağmen, acaba dillerini
neden unutmadılar? Aydınlar bazen ciddi anlamda etkilenirken, halkın
dili neden etkilenmedi?
Bunun sosyolojik açıdan farklı sebepleri vardır.
Ancak en önemli sebep Türkçe’nin, sanki Türk
insanının özellikleriyle özdeşleşmiş olmasıdır. J.P.Roux’ya göre (s.22) Türkçe’nin dilbilimsel yapısı,
Türk karakterinin bazı sürekliliklerini yansıtır. Onun ayrıntıdan
bahsederken öze giden zihni yöntemini içerir. Türk insanının
tutarlılığını, kesinlik, düzenlilik özelliğini gösterir. Türklerdeki
kesin, belirli ve değişmez kurallara düşkünlüğü ifade eder.
Uyum ve denge eğilimini ortaya koymayı sağlar. Böylece dilin
tutuculuğu, o dili kullananın tutuculuğuna denk düşer. Türkçe’nin
yabancı kelimelere karşı koyan yapısı ve disiplini, Türkçe
konuşanın disiplinliliğine, öze çabuk varışına ve davranışına
uygun düşmüş olur.
Türkçe, bozkır ikliminin haşinliğini
belgelercesine, kısa fakat anlam yüklü ve sert seslerin sıralanması
şeklindedir. Ünlü dilci Max Müller "Türkçe’nin
dilbilgisi, şekilde hayret verici güzelliktedir. Fiil (eylem),
isim vb. gibi unsurlarda görülen uyarlık ve düzen, bütün
kolları ile Türk dilinin bünyesinde var olan açıklık ve yalınlık,
insan zihninin ve ruhunun dil yapısında ne kadar yükselebileceğini
gösterir."
Türkçe’de, konuşurken sonradan akla gelen düşünceler,
başka dillerdeki gibi bağlantı ekleri kullanarak eklenemez. Türkçe’de
doğru bir cümle kurabilmek için, konuşmadan önce düşünmek
gerekir. Bu da zihni disiplin demektir. Böylece, gerçekçi
bir Türk anlayışı doğmuştur. Türk anlayışı hayale
dalmaktan hoşlanmamış, teorik (nazari) ve metafizik (soyut)
konularla fazla ilgilenmemiştir. Türkler genelde, önce gördüğüne
sonra güvendiklerinden duyduklarına inanırlar. Bu nedenle Türklerde;
Hint, Sami, Fars, Yunan düşünce sistemlerinden çok farklı bir
yapı oluştu. İslamiyet’i kabulden sonra da, bu durum çok uzun
süre devam etti.
TÜRKÇEDE
BOZULMA
Halkın kullandığı Türkçe, aydınların başka
dillere yönelmelerinin sonucunda bazı zamanlarda sıkıntılı
anlar yaşadı. Nitekim, I. Göktürk Devleti’nin yıkılışı sırasında
aydınların dilinde değişme başladı. İslâmiyet’e geçiş sırasında
Farsça etkili oldu. Bu anlardan birinde, Karamanoğlu Mehmet Bey,
Konya’yı ele geçirdiğinde duruma müdahale etmek zorunda kaldı.
13 Mayıs 1277’de "Bundan böyle çarşıda, pazarda, dergâhta
Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır." diyerek
insanları uyardı. Bu tarih günümüzde dil bayramı olarak
kutlanmaktadır. Anadolu’da Karamanoğlu’nun Türkçe’ye sahip
çıkışının daha ciddisini Orta Asya’da Timur ve torunları
ile ilk Özbek Sultanlarının uyguladıklarını ilgili bölümlerde
belirtmiştim.
Bu duruma düşülmesinin önemli sebeplerinden
birisi, Selçuklularda resmi dilin Farsça olmasıdır. Diğer bir
etkili neden de, Türkçe’nin ünlü uyumuna hiç uymayan, sadece
üç sesli harfi olan, Türkçe’nin bazı sessiz harflerini de
kapsamayan Arap alfabesinin kullanılmasıdır. Farslar, Arap
alfabesini alırken, bazı eklemeler (p,j,ç gibi) yaptılar. Türkler
ise değişiklik yapmadan -aynen- Arap alfabesini kullandılar.
Sadece sesli harfleri artırmak için hereke noktalamalarını
kullandılar.
Farsça divan yazan Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti
İstanbul’a getirmesinden sonra Türkçe, Arapça’nın etki alanına
daha fazla girmeye başladı. Ülke çapında ünlü halk ozanları
daha az yetişmeye başladı. Dr. Müfid Ekdal’ın aktardığına
göre (s.13), 14 Mart 1827 yılında Sultan II. Mahmut tarafından,
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendiye kurdurtulan "Tıphane"de
(tıp fakültesi) eğitim Fransızca yapılmak zorunda kalındı.
Hatta, Dr. Müfüd Ekdal’ın aktardığına göre, bu duruma üzülen
padişah ağlamıştır. Bu kadar vahim durumlara gelinirken, halkın
dilinde de bozulmalar oldu. Halkın kullandığı Türkçe’deki
bozulma aydınlarınkinden azdır. Bunun muhtemel nedenleri şunlar
olabilir. Halkın okuma-yazma oranının düşük olması. Köylülerin
yabancı kelimeleri daha zor söylemeleri. Halkın, duygularını
gizlemeyen yalın ve açık yapıda olmaları. Diğer bir anlatımla,
Türklerin özelliklerinden uzaklaşmamış olmaları. Aydınlara
iyi gözle bakmamaları şans oluşturdu.
TÜRKÇEDE TOPARLANMA
Osmanlının son dönemindeki milliyetçi aydınlar bu
konuya eğildiler. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yöneticiler,
Türkçe’deki bu genel bozulmanın derhal düzeltilmesi gerektiğini
düşündüler. Bunun için öncelikle yazımı daha kolay ve ünlü
harfleri daha çok olan Latin alfabesi kabul edildi. O dönemlerde
SSCB egemenliği altındaki Türkler de Latin alfabesini kullanıyorlardı.
Alfabenin adı Kiril idi ama, harfleri Latince yazılımdı. Rusların
9. yüzyıldan itibaren kullandıkları Kiril alfabesi, bir ara 43
harf kullanımına kadar çıkmıştı. Ama, 1917’de yaptıkları
son değişiklikle 30 harfe indirildi. Ancak, her cumhuriyetin
kullandığı alfabede, birbirlerinden farklı 3-4 harf kullandırttılar.
Sonuçta her Türk Cumhuriyeti’nin alfabesi birbirinden farklı
oldu. Böylece, birbirleriyle yazışmaları zorlaştığı gibi, Türkiye
Cumhuriyeti ile de yazışıp anlaşamadılar.
Türkiye Türkleri, Latin alfabesine geçerken, atalarının
alfabe değişikliğinde yaptıkları hataya düşmediler.
Kendilerine uygun görmedikleri bazı harfleri çıkardılar, bazı
harfleri eklediler. Latin alfabesini kendilerine uyarlamaya çalıştılar.
Köylülerin konuşmalarını aynen yazıya dökmekte, bu harfler de
yetersiz kalıyordu. Ancak hedef, İstanbul Türkçe’sinde birleşme
olduğundan, konuşma dilinin yazıya aktarımında 29 harfli alfabe
fazla zorlanmadı.
Türk Dil Kurumu dili sadeleştirmek, yabancı sözcük
ve tamlamalardan kurtarmak için seri bir çalışma başlattı.
Elbette birçok konuda olduğu gibi, işe hızlı başlayan ve değişik
düşüncelerin etkisinde kalan dil bilimciler de, aşırılıklar
ve hatalar yaptılar. Ancak, sonuç genel anlamda başarılı oldu.
Aşırı gidenler, yazılarını halkın hiç okumadığını ve aydınların
bile anlamadığını gördükçe, kendilerini düzelttiler. Düzeltemeyenler
fildişi kulede kaldılar, okunmadılar.
Günümüzde Türkiye Türkçe’si, kelimeler açısından
yenilendi. Ancak, son yıllarda Fransızca, İngilizce vb.
dillerden, Türkçe’ye gereksiz kelimeler girmektedir. Bu durumdan
aydınların ve basın-yayın kuruluşlarının sorumlulukları çok
fazladır. Zorunlu olarak Türkçe’ye giren yabancı kelimelerin dışındakilerde
dikkatli davranılmalıdır. Orta Asya’da ise, Rusça kelimelerin
Türkçe’ye girmesi, ileride Türkler arasındaki dil birliğini
engelleyecek önemli konulardan biridir. Gerek Türk Dil Kurumuna ve
gerekse aydınlara, Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi
konusunda önemli görevler düşmektedir.
Türkçe ile Türk insanının arasında kuvvetli bir bağın olduğu
muhakkak. Çünkü tarihte I. Göktürk Devleti, Balkan Bulgarları,
Tabgaçlar, Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışlarında
toplumda gözlenen ortak özelliklerden biri de, aydınların ve kısmen
halkın Türkçe’den uzaklaşmalarıdır. Türkçe’den uzaklaşan
insanların önemli bir kısmında, zamanla Türklerin sahip
oldukları özelliklerden de uzaklaşmalar ve gerileme başlıyor.
Türkçe’nin Türk insanıyla özdeşleşmesi ve unutulmaması dışında
da, Türklerin yabancı kültürlerden etkileşimlerini azaltan
başka sebepler de vardır. Bunlardan bazıları, eritilmeye
karşı direnme, kimseyi zorla Türkleştirmeye çalışmama, yabancılarla
evliliğin azlığı olarak sayılabilir. Yoksa kültürün
gelecek nesillere aktarımının temel taşları olan yazı ve din Türklerde
tarihin süreci içerisinde değişmiştir.
Türklerin yazı, din ve dil konusundaki durumu ise, diğer
milletlerden çok farklıdır. Yazıları, önceleri Runik
alfabesi idi. Sonra, Göktürk alfabesine geçildi. Göktürklerden
sonra Batıya giden Türklerden Hazarlar, Bulgarlar, Peçenekler bu
yazıyı kullandılar. Zaten Karadeniz’in kuzeyine yerleşen bu
Türklerde uzun süre, Göktürklerin kurucusu Aşina sülalesi
yönetimde kaldı. Orta Asya’da kalanlar ise Uygur alfabesini
kullanmaya başladılar. Müslümanlığın kabulünden bir süre
sonra Arap yazısına geçildi. Kutadgu Bilig, ilk yazılışında
Uygurca idi. Sonraki nüshaları Arapça’dır. Türkiye
Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise, Latin alfabesine geçildi. SSCB
bünyesindeki Türkler ise Kiril denilen alfabeyi kullanmak zorunda
bırakıldı.
Türklerde din de aynı kalmadı. Müslümanlığa geçilene kadar, eski
Türk dininin dışında çeşitli dinler bölgesel olarak etkili
oldu. Müslümanlık ise 11. yüzyılda bütün Türklere şamil
hale geldi. Sadece Uygurlar arasında Manicilik dini 15. yüzyıla
kadar taraftar buldu. Müslümanlık Türklerin benliklerine işledi.
Ancak, halkın dili de aydınlarınki gibi değişikliğe uğrayarak
Türkçe unutulsa idi, sadece din Türk milletini ayakta
tutabilir miydi sorusuna kesin bir cevap vermek zor.
Türkler sanat konusunda elbette yabancı kültürlerden etkilenmişlerdir.
Kitabın Türklerin Müslümanlığı kabulü bölümünde
örnekleriyle belirtildiği üzere, bu etkileşim hiçbir zaman
yabancıları taklit şeklinde olmadı. J.P.Roux’nun ifade ettiği
gibi, Türkler her gittikleri
yerde akıllarını kullanarak, kendi gelenekleri ve anlayışları
ile çevreden aldıklarını birleştirmeyi hep başardılar.
Yeni bir yaratıcılık örneği vererek kendilerine özgü eserler
ortaya koydular.
İsmail Hakkı Küpçü |