BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU
Türklerin tarih sahnesine çıkmaları
Batıda Roma İmparatorluğunun hüküm sürdüğü dönemde, Asya bozkırlarında
Türkler fırtına gibi esmeye başladılar.
Orta Asya’daki kuraklık sonucu oluşan Büyük Göçlerin öncesi (M.Ö.5000),
belgelenemediğinden iyi bilinmiyor. Göçler dünya uygarlığının
gelişmesine ve yeni kültürlerin oluşmasına vesile oldu. Ancak bölgede
kalanların durumu hakkında net bir bilgimiz henüz yok.
Göçlerden sonra bölgede kalan Türklerin yaşadıkları bilinen ilk
yerler, Sibirya ormanlarıdır. Binlerce yıl bu bölgede tabiat şartlarının
en çetiniyle mücadele ettikten sonra çoğaldıkça yer değiştirmişlerdir.
Uzun süren bu mücadelelerin Türklere kazandırdığı bazı özellikler,
onların tarih sahnesinde görülmeye başlamalarından sonra daha
iyi anlaşılmıştır.
Boylar halinde yaşadıkları bölgelerden güneye Ötüken Vadisine
(Tanrı Dağları ile Orhun Havzası arası) inmeleriyle Türklerin
tarih sahnesine çıkışları başladı. Büyük Hun Türk İmparatorluğu
şimdilik bilinen ilk Türk devletidir. (İskit Türkleri ve Uygur Türklerinin günümüzden 7.000 yıl öncesinde medeniyet oluşturdukları
son yapılan kazılarla anlaşılmaya başlanılmıştır. Ancak biz
kitapta kesin bilgi ve belgelerle hareket etmek durumundayız.)
Türkçe’de hun kelimesi “insan, halk” anlamına gelir. Çin
kaynaklarında Hiung-Nu olarak bahsedilen bu devletin kurucusunun M.Ö.
210 yılında ölen Teoman olduğu konusunda tarihçiler şimdilik
hemfikirdir.
Kimi tarihçiler kuruluşu M.Ö.13. yüzyıla kadar götürürler. Ancak
Refik Özdek’e göre (cilt I, s.7), günümüzde henüz elde
bulunan ilk belge M.Ö. 318 yılındaki bir antlaşma metnidir. Diğer
taraftan Çinliler, imparatorları Şi Huangdi (M.Ö. 247-210) zamanında,
Hun Türklerine ve diğer bazı kavimlere karşı Çin Seddini inşa
ettiler. (Ansiklopedilerden anlaşıldığına göre, bu kişi Çin’in
ilk imparatorudur. Çin’de ilk merkezi bürokratik devlet düzeni
kurandır. Onun kurduğu sistem, sülâleler değişmesine rağmen günümüze
kadar yaşamıştır.)
Gerek yazılı antlaşmanın tarihi, gerekse Çinlilerin büyük Çin
Seddini daha önce yapmak zorunda kalışları, Hunların tarih
sahnesine çıkışlarının daha eski olduğunu gösterir. Ama bugünkü
bilgilerin ışığında kesin bir tarih verilemez. (Üç sayfa
ileride görüleceği üzere ana madenlerin adları bütün Türk
boylarında aynıdır. Türk boyları çok geniş alana dağılmışlar
ve bilinen tarih içerisinde birbirleriyle çok savaşmışlardır.
Bu durum bize maden isimlerinin daha önceden oluştuğunu göstermektedir.
Buradan da Türklerin sahip oldukları medeniyetin çağdaşlarından
farklılığı görülür. Sibirya ormanlarından çıkışlarının
çok daha önceki tarihlerde olduğu ve büyük devletler kurdukları
anlaşılır. Muhtemelen gerek “Oğuz Kağan” destanı gerekse
“Ergenekon” destanı çok daha önceki tarihlerde oluşmuştur.)
Belgeli tarih tarafından, devletin kurucusu kabul edilen Teoman’ın
halefi Mete’dir (M.Ö.210-174). Mete, devleti imparatorluk haline
getiren en ünlü hakanlarıdır. Bu nedenle bazı tarihçiler onun,
Türklerin destan kahramanı “Oğuz Kağan” olabileceği üzerinde
dururlar. Bugünkü ‘on’lu birimlerden oluşan ordu anlayışını
ilk Mete’nin uyguladığı söylenir.
İbrahim Kafesoğlu’nun aktardığına göre (s.47), Hunlarda her yıl
ilkbaharın beşinci ayında (bugünkü Haziran ayının gündönümünde)
devlet işlerinin görüşüldüğü günümüz anlamında kurultay
toplanırdı. Çeşitli şenliklerin ve spor etkinliklerinin yapıldığı
bu toplantılarda, bir taraftan da devlet işleri görüşülerek
karara bağlanırdı. Bu meclislere ileri gelen boylar davet edilir,
gelmeyenler devleti protesto etmiş kabul edilirdi. Tarihçiler bu
toplantılarda Hakanların yanında her zaman (katun denilen) hanımının
oturduğunu ve bazı elçileri hanımının kabul ettiğini söylerler.
Bu gibi olaylar Türklerde devlet geleneğinin çok eski tarihlere
dayandığını ve daha köklü olduğunu gösterir.
İmparatorlukta kadınlar çetin tabiat şartlarına uygun bir şekilde
giyinirlerdi. Namus kavramına çok değer verilirdi. Toplumun düşüncesine
aykırı davranmak ve fuhuş yapmak yasaktı. Aksi halde çok şiddetli
cezalar verilirdi.
Çin kaynaklarına göre, Mete’nin oğlu Kiyük (veya Lao-Şang, M.Ö.174-161)
zamanında Hunlar, hem batı hem de güney yönde ilerlemeye devam
ettiler. Orta Asya’da yaşayan çok çeşitli boyları
egemenlikleri altına aldılar. İmparatorlukları adeta bir halklar
karışımı haline geldi. Bazı tarihçiler imparatorluk halkları
arasında Türklerle birlikte Moğol, Tunguz gibi kavimlerin yer
almasına dayanarak Hun İmparatorluğu’nun tam olarak bir Türk
Devleti sayılamayacağını savunmuşlardır. Bugün ise devleti
kuran ve yöneten asıl unsurun Türkler olduğu konusunda inandırıcı
kanıtlar bulunmaktadır. Çinlilerin
Hunlarla ilgili yıllıklarında geçen “tanrı”, “kul”,
“il”, “ordu”, “tuğ”, “kılıç” gibi döneminin önemli
sözcükleri Türkçe’dir. Belki de tarihçilerin bazılarını
yanıltan, Türklerin diğer halklara karşı hoşgörülü
davranmalarının sonuçlarıdır.
Türkler egemenlikleri altındaki
halkları bir arada ve uyum içerisinde yaşatmaya çalıştılar.
Onlara hoşgörü ile yaklaştılar. Jean Paul Roux’ya göre, çoğu
zaman bu halkların; kendi dillerini, kültürlerini, geleneklerini,
inançlarını, kısaca kimliklerini ve önderlerini muhafaza
etmelerine izin verdiler. Din konusunda hiçbir zorlama yapmadılar.
Din adamlarının toplum üzerindeki etkileri, yerleşik kültür
olan Romalılara göre çok az oldu. Dindeki hoşgörü anlayışı
daha sonra bütün Bozkır Türk Devletlerinde de devam etmiştir.
Egemenliklerindeki halklara hoşgörülü davrandıklarından dolayı
onların da desteklerini alan Türkler, Çin’e sürekli olarak
seferler düzenlediler. Çin, Türkleri ve Moğollar gibi bölgedeki
diğer boyları engellemek için görkemli Çin Seddine ilaveler inşa
etti. Halbuki o dönemde dahi Çin nüfusu, Türkler ve diğer
milletlerin toplamının belki de on-onbeş katı kadar fazla idi.
Ancak Çin Seddine yapılan ilaveler bile, Türkleri engelleyemedi.
M.Ö. 150 yıllarında Mete’nin torunu Kun-Sin (M.Ö.160-126) döneminde
Türklerin, Çin’in o dönemdeki başkentleri olan Çang-an’a
girmelerine engel olamadı.
Nüfuslarının çokluğuna ve yaptıkları harika Çin Seddine rağmen,
çetin tabiat şartlarında yetişen çetin ceviz Türkleri
yenemeyeceğini anlayan Çin, başka yollar aradı. Sonunda tarih
boyunca uygulayacakları bir politika geliştirdiler. Bu politika; Türk
yöneticiler arasında sürekli olarak kıskançlıklar yaratmaktı.
İmparatorluk ailesi üyelerini birbirlerinin karşısına çıkarmaktı.
İsyanları teşvik etmekti. Kısacası Türkler arasına
ikilik sokmaya yönelikti. Türklerin savaşçılık yapılarının
oluşmasında önemli etkisi olan ferdiyetçilik özellikleri, Çinlilerin
bu politikalarında başarılı olmalarını sağladı. Aslında,
Çin ve diğerlerinin böyle oyunlarına gelmek, Türkler için
zafiyet belirtisi olarak görülebilir. Ancak bu zayıflık yalnız
Türklerde görülmez. Dünyadaki bütün halklarda görülür. Türklerde
ise bu zafiyet halktan ziyade, ileri gelenlerin bazılarında gözlenir.
Bu nedenle etkisi kalıcı olmamıştır. Türkler tarihin her döneminde,
kendilerini toparlamasını başarabilmişlerdir.
12-13. yüzyıllarda Çin yolunun Türk boylarına kapanmasına, ya da
daha doğru bir deyimle Türklerin yönlerini tamamen batıya çevirmelerine
kadar, Çin bu politikasını uyguladı. Boylar arasında birliğin
ve istişarenin azaldığı dönemlerde başarılı oldular. Ancak
her zaman başarılı olamadılar ve bazı dönemlerde Çin’i Türk
sülaleleri yönettiler.
Hun Türklerinin yaşadıkları toprakların yapısı çiftçiliğe müsait
olmayıp ancak hayvancılığa elverişli idi. Çetin tabiat şartlarının
etkisi ve Çin nüfusunun çokluğunun korkusundan kalelerle korunan
büyük şehirler kuramadıkları sanılmaktadır. Belgeli tarihe göre
Türkler, bazı verimli toprakların olduğu bölgeler hariç yerleşik
düzene geçemediler. Bu nedenle felsefe, bilim ve sanatla yeterince
uğraşamadılar. Ancak ilerideki bölümlerde görüleceği gibi
yerleşik ilk Türkler olan Tabgaçlar bu konularda da başarılı
oldular. Bu ve benzeri olaylar bize belgeli tarihten önceki Türklerin,
dönemlerine göre ileri olan anlayışlarının olduğunu gösterir.
Müslümanların doğuya ilerlemeleri sırasında Türklere bir süre
esir düşen Şumama bin el-Aşras, Türklerin birçok özelliklerini
kaleme alır. Bu konuda El-Cahiz’in aktardıkları şöyledir
(s.75): ”Eğer onların
memleketlerinde peygamberler yaşayıp da bunların fikirleri
kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi, sana Basralıların
edebiyatını, Yunanlıların felsefesini, Çinlilerin sanatını
unuttururlardı.” (Türkler Müslüman olduktan sonra, Şumama’nın
söyledikleri gerçekleşti.)
Türkler halı, kilim, keçe, eyer altı örtüsü, at koşum takımları,
dört tekerlekli araba konularında çok güzel eserler verdiler. Böyle
eserler, halkın kültür seviyesinin yüksekliğine işaret eder.
Alma-Ata’nın 50 km doğusundaki Esik kurganında M.Ö.2500 yılına
ait altın elbiseli Hun Türkü genç ile dört bin kadar altın
plaka bulundu. Bu eserler Türklerin maden sanatında ileri olduklarını
göstermektedir. Ayrıca adamın üzerindeki elbisenin şekli de çok
önceden ileri bir kültüre sahip olduklarını gösterir. Mezarda
bulunan bu gencin Türk olmadığını, başka bir halktan olduğunu
ileri sürenler vardır. Ancak, burada bir soru akla gelmektedir. Bu
kadar ileri medeniyetin göstergesi olan bu gencin mensup olduğu
halk, Türkler değilse ve uzaydan da gelmedilerse, başka hiçbir
hayat belirtisi göstermeden kısa sürede tarihten nasıl silinmiştir.
Ayrıca; altın, gümüş, bakır, demir ve kurşun bütün Türk lehçelerinde
bir-iki harf farkıyla ortak kelimedir. Demek ki Türkler daha anadillerinin oluşmaya başladığı dönemlerde önemli
madenlerin hepsini kullanmışlardır. Zaten Göktürklerin
Ergenekon destanında demir dağı eritmeleri de bunu gösterir.
Milletlerin destanlarında böyle bir olaya rastlamak zordur. Yine
Esik kurganında bulunan gümüşten bir kadeh içerisindeki 26
harften oluşan yazıt, Hun ve Göktürk alfabeleri arasında ilişki
olduğunu göstermektedir.
Tarih sahnesine yeni çıkan Türklerde görülen toprağı işleme,
zanaatkârlık, çok çeşitli madenleri işleme gibi hünerler,
onların bugünkü anlamda göçebe olmadıklarını gösterir. Türklerin
göçebe şeklinde görünmelerine neden olan muhtemel bazı şartlar
şunlardır: Bazen doğada görülen kıtlık, geniş bozkırlarda
yaşarken çevrelerindeki boyların baskıları, çok kalabalık Çin
nüfusu, kendilerindeki savaşçılık özelliğine ve hızla koşan
bir atın üzerinden dünyaya bakarak çevreye düzen getirmeye bağlı
gelişen fethetme duygusu gibi konular. (Cengiz Aytmatov ve Murat Şahanov’un
aktardığı, Orta Asya’da halen söylenmekte olan bir atasözü,
belki de bazı şeyleri açıklar:”Atın varken atla da dünyayı
gez”.)
Daha önce de belirtildiği gibi, Türkler devlet anlayışı olarak,
egemenliklerindeki halklar arasında ayrım yapmadılar. Herkese aynı
hukuku uyguladılar. Onların kimliklerini korudular. Onları sömürmediler.
Aksine doyurmaya çalıştılar. Dost bildiklerine iyilikle yaklaştılar.
Jean Paul Roux’ya göre (s.27), Türklerin
hoşgörülü davranışları, dünya uygarlığına yaptıkları en
önemli hizmetlerindendir.
Halk olarak ise; atı en iyi yetiştiren, madenleri çok güzel işleyen,
dotlarına karşı sevgi dolu, düşmanlarına karşı da savaşlarda
acımasız, ama barışta yardımcı insanlar olarak tarihe geçtiler.
Romalıların imparatorluk kurdukları dönemde tarih sahnesine çıkan Türkler,
Romalıların aksine hiç köle kullanmadılar. Eski Türkçe’de köle
anlamına gelen söz yoktur. Romalılarda
görülen köle kullanma alışkanlığı, Batı dünyasında
ABD’deki Zenci kölelere kadar sürdü. Kölelik Araplarda da görüldü.
Roma’da ünlü Spartacusisyanı (M.Ö. 73-71), Araplardaki zenci kölelerin
yaptıkları Zenc isyanı (883), insanların kölelere karşı sert
davranışlarının dayanılmazlığını gösterir. Nitekim Mehmet
Ali Ağaoğulları ve Levent Köker (s.37), Spartacus öldürüldükten
sonra yakalanan 6.000 isyancı kölenin Roma’dan Capua’ya kadar
uzanan Appia yolu üzerinde çarmıha gerildiğini anlatır. Zenc
isyanı konusunda kitabın Abbasi Hilafet ordusunda Türkler bölümünde
daha geniş bilgi verildi. (Gemilerdeki forsalar ve Haremdeki bazı
hizmetliler hariç köle kullanmayan Türkler, bazen şahıslar
olarak kendileri köle durumuna düşmüşlerdir. Fakat tarihte, kölelikten
komutanlığa yükselmiş ve yeni iki devlet kurmayı başarmışlardır.)
İnsanların bir kısmına köle muamelesi yapan Romalılar ve Araplar
Tarih boyunca bir defa imparatorluk kurabilmişlerdir. Buna karşılık
Türklerin savaşçılıklarına ilaveten sahip oldukları insanlık
anlayışları, hoşgörüleri, onların sürekli imparatorluk
kurarak gittikleri yeni
yerlerde dahi yönetici olmalarını sağlamıştır.
TÜRKLER TARİH SAHNESİNDE FIRTINA GİBİ ESİYOR
Büyük Hun Türk İmparatorluğu ile tarih sahnesine hızla giren Türkler,
kısa bir süre içerisinde ve aynı anda Macaristan’da, Çin’de
ve Kâbil’de hüküm sürdüler.
AVRUPA HUN TÜRK İMPARATORLUĞU
Roma İmparatorluğunun çağdaşı olan ve Asya’da büyük bir
imparatorluk kuran Hun Türkleri, Çinlilerin entrikalarına kapılan
önderlerinin birbirlerine düşmeleri sonucu parçalandılar. Güneye,
güney-batıya ve kuzey-batıya doğru guruplar halinde dağıldılar.
Kuzey-batıya gidenler Balamir komutasında 374-375 yıllarında Don
ve Dinyeper (Özü) nehirlerini aşarak Avrupa’ya yöneldiler.
Gittikleri bölgelerdeki Germenleri ve diğer birçok kavimleri batıya
doğru itelediler. Bu olay
tarihe Kavimler Göçü olarak geçti.
Kendilerine yeni bir vatan arayan Türkler, sürekli göç ettiklerinden
sistemlerini de ona göre kurmuşlardı. Jean Paul Roux’nun aktardığına
göre (s.65), arabaları yürüyen ev gibiydi. Yükseklikleri 3
metre, genişlikleri 3.35 m. idi. Tekerlekleri ise 2.15 m. çapındaydı.
Yolculuk sırasında besleyici ve kolay olmasından dolayı et taşıyorlardı.
Etleri atlarının sırtına, eyer ile arasına koyuyorlardı.
Böylece et, hem pastırma haline geldiğinden yenebiliyordu, hem de atın
terleyen sırtının eyer tarafından tahriş edilmesi önleniyordu.
Pastırma halindeki bu çiğ etleri yediklerini gördükleri Hunlara
Avrupalıların, çiğ et yiyen anlamına gelen “barbar”
dedikleri zannedilmektedir. Normal zamanlarda barışçı olan
Hunların, savaşlarda karşı taraf teslim oluncaya kadar, bazen önemli
bir bölümünü yok edinceye kadar savaşmaları da, kendilerine
barbar denilmesini etkilemiş olabilir.
Ancak, Alarik önderliğindeki Vizigotlar 402 yılında Roma’yı yağmalayınca,
Batı Romalı yöneticiler Hunlardan yardım istediler. Çünkü
Vizgotlar daha sonra çeşitli Germen kavimlerini (Vandallar,
Saksonlar, Alamanlar) etraflarında toplayarak güçlenmişlerdi.
Yardıma koşan Hun Hakanı Uldız, Vizigotları Floransa yakınlarında
yakaladı. Liderleri Radagais’i yendi ve öldürdü. Daha sonra
Romalılar, üzerlerine gelen Bizans ordusu için Hunlardan yeniden
yardım istediler. Bu defa Hun lideri Rua (Atilla’nın amcası)
Romalılara destek için, 60 bin kişilik ordusuyla yola çıktı.
Ama Rua’nın hareketini öğrenen Bizanslılar savaşmadan geri çekildiler.
Avrupa Hun Türk İmparatorluğu’nun en ünlü hakanı hiç şüphesiz
Atilla’dır. J.P. Roux’ya göre (s.40), Atilla 434 yılında
kardeşi Bleda ile birlikte hükümdar oldu. Ancak, dünyaca ünlü
olması kardeşi Bleda’yı (İ.Kafeoğlu ise, Bigila olarak
bahseder (s.81)) yargılayıp ölüme mahkûm ettiği 445 yılından
sonradır. Savaşlardaki hızı, sertliği ve başarısı ona
Avrupalıların “Tanrının kırbacı ya da gazabı” demelerine
yol açtı. Onun çok acımasız olduğunu öne sürdüler. 451 yılında
Roma’ya yönelip yakınlarındaki Champagne’da konakladığında
çok korktular. Kendisine karşı koyabilecek güçleri de kalmamıştı.
Papa I. Leo (olaydan önce henüz patrik idi) son bir umutla Atilla
ile görüşmeye gitti. Görüşme sonunda Atilla Roma’yı
almaktan vazgeçip geri dönünce Avrupalılar Papaya Büyük Leo
dediler ve ermiş olduğuna inandılar. Çünkü aynı Atilla, 447 yılında
bugünkü Lüleburgaz kentini ele geçirerek Bizanslıları
Anatolias barışı ile vergiye bağlamış ve güçlenmişti.
Roma’ya da girebilirdi. Kesin bir şey söylenemez ama Roma’ya
girmemesinde belki de, geçmişte Romalılara yardım etmiş olmaları
etkili oldu. Çünkü Türkler, müttefikleri ihanet etmedikçe
onlara sert davranmamışlardır. (Türkler bu özelliklerini günümüzde
de korumaktadırlar.)
Eğer sert olduğu bilinen Atilla, söylenildiği kadar acımasız olsaydı,
Papayı dinlemez Roma’yı alırdı. Bu konuda Wess Roberts şöyle
diyor (s.30): “Atilla, sırf eğlence olsun diye binlerce Hıristiyan’ı
vahşi hayvanlara parçalatan Romalılar kadar vahşi değildi.
Korkunç İvan, Cortez ya da Pizarro’dan daha az acımasızdı.
Roma’yı almaktan vazgeçmesi, aynı kenti hiçbir şeye aldırmadan
yerle bir eden Almanlar, İspanyollar, Belizar ve Genserich’den
daha insancıl olduğunu göstermektedir.”
Gerçekten de 402 yılında Alarik komutasında Vizigotlar, 455’de
Vandal kralı Genserich, 472’de Ricimer önderliğinde Süevler,
476’da Alman Odoaker, 547’de Belisarius, 1084 yılında Roberto
Guiscardo yönetiminde Normandlar, 1527’de V. Karl yönetiminde
Bourbon çeteleri ve nihayet 24 Mart 1944 yılında Almanların
Gestapo teşkilatı Roma’ya girmiş ve talan etmiştir. Bourbon çeteleri
için anlatılan vahşet ise akla hayale sığmayacak ölçüde olmuştur.
Atilla’nın seferlerinin fetih amaçlı olmadığını, yağma olduğunu
iddia edenler çoğunluktadır. Halbuki Atilla’nın amacı
sadece yağma olsaydı, karşısında hiçbir güç kalmamışken,
Roma’yı talan ederdi. Nitekim Roma, o tarihe kadar Atilla’nın
talan ettiği iddia edilen yerlerin toplamından daha zengindi. Yağmacı
zihniyetinde olan bir insan, karşısında hiçbir güç yokken bu
kadar zenginliğe sırt çevirmez.
İbrahim Kafesoğlu’nun M.S. 4. asır Latin yazarlarından
A.Marcellinus’tan aktardıklarına göre (s.46), Avrupa Hunlarında
yönetim, kral iktidarının şiddeti değildi. Hareket için hükümdarın
meclislerden karar alması lazımdı.
Diğer taraftan Atilla’nın hanımı Arıg-Han da tıpkı Mete’nin
hanımının yaptığı gibi, elçileri kabul ediyor ve kendi adına
davetler veriyordu. Yani savaşlarda gösterdikleri sertlikler, Hun
Türklerinin kadınlara karşı saygılarından hiçbir şey
eksiltmiyordu. Orta Asya’daki devlet yönetimi anlayışları
devam ediyordu.
TABGAÇLAR
Atilla’nın Macaristan’da oturduğu dönemde Türklerin bir kolu olan
Tabgaçlar güneye Çin’e doğru yönelmişlerdi. 386-552 yılları
arasında Çin’de egemen oldular. (Aslında Tabgaç sülâlesinden
önce Hunların bir kolu 308 yılında kuzey Çin’e girmiş ve Çin
imparatorunu esir almıştı.) Tabgaç Türkleri 442 yılında
hakanları Tabgaç Tao (veya Topa Tao) ile Çin’in başkenti
Lo-Yang’ı ele geçirdiler. (M.S.25 yılından itibaren Çin’in
başkenti Çang-an yerine Lo-Yang olmuştu. Bu şehir Çin’in içlerinde,
Pekin’in 800 km güneybatısındadır.) Vey hanedanlığını
kurarak Çin’de hüküm sürdüler. Kendilerine “ulu, saygıdeğer”
anlamına gelen Tabgaç denilen ve
Hunlardan farklı bir boy olan bu Türkler, Çin’e öylesine
damgalarını vurdular ki, Araplar ve Orta Çağ Yunanlıları bu ülkeyi
Türklerin ülkesi olarak adlandırdılar.
Tabgaçların kuzey Çin’de hüküm sürmeleri üzerine Çin
imparatorluk ailesi Güney Çin’e çekildi. Başkent olarak, bugünkü
Şanghay’ın 300 km batısındaki Nanking’i yaptılar. Burayı
300 yıl boyunca başkent olarak kullandılar. Bu
göçlerin Çinlilere bazı yararları oldu. Güney’e göç eden
Çinliler, henüz Çinlileşmemiş olan yöre halkının da Çinlileşmesini
sağladılar. Böylece geniş bir coğrafyadan dar bir alana sıkışan
nüfus, ortak bir Çin kültürü oluşturdu.
Roux’nun aktardığına göre (s.38), Tabgaç Türkleri, Çin’de
zamanın ünlü mağaraları olan Yun-Kang ve Lung-Min ile en büyük
heykel çığırını açtılar. Bu mağaralar günümüze kadar
gelen çok ender eserlerdendir. Tabgaçlar Wei sanatını geliştirdiler.
Böylece yerleşik hale gelen
Türklerin sanatta da neler yapabileceklerini gösteren ilk Türkler,
Tabgaçlar oldular.
Hükümdarları Tabgaç Siun’dan itibaren kendilerini Budizme verdiler.
Budizmin Çin’deki yayılmasında etkili oldular. Çin’de Buddha
kültürünü Tabgaçlar yerleştirmiştir denilebilir. Bu dönemde
Tabgaç I. Hong dindarlığından dolayı tahtını bırakarak keşiş
oldu. (Osmanlı’da II. Murat’ın tahtı oğluna bırakma arzusu,
aynı sebebe dayanmaktadır.) Budizmi kabulün sonunda ileri
gelenler arasında gevşemeler görüldü. Zaten sınırları da 50
şehiri geçmişti. Büyük coğrafyaya hükmetmek Tabgaçlar üzerindeki
Çinlilerin etkilerini artırdı. J.P. Roux’ya göre (s.38), Tabgaç
(Topa) Kiao’dan sonra dul karısı Hu (518-528), devletin
yönetiminde etkili oldu. Hu, Türk geleneğine göre yetişmiş
bilge bir kadındı. Yaptığı çalışmalarla Türklerin Çinlileşmelerini
durdurdu. Ancak Hu’nun ölümünden sonra 534 yılında
imparatorluk ikiye bölününce Türklerin mücadele gücü azaldı.
Bu dönemde bir başka Türk boyu olan ve ilk defa Türk adıyla anılan
Göktürkler, 552 yılında devletlerini kurdular. Elde kesin
bilgiler bulunmamakla birlikte, Tabgaçların kendilerini halen Türk
hisseden kısmının Göktürklere katılmış olmaları kuvvetle
muhtemeldir. Çünkü, Avar (Juan-Juan) Hakanının kızını
isteyen I. Göktürk Devleti’nin kurucusu Bumin Kağan’a,
Avarlar kızlarını vermediler. Ama, Batı Tabgaç Devleti’nin
Hakanı kızını Bumin Kağana verdi. Böylece arada bir dostluk
oluştu. Nitekim Hayati Ülkü’nün aktardığına göre (s.770)
Bumin Kağan Avarlara karşı savaşırken Topa’lardan (yani Tabgaçlar)
destek aldı ve onları Avrupa’ya doğru sürdü. Ayrıntıları gözden
kaçıran bazı tarihçiler, Bumin Kağan’ın Çin hükümdarından
kızını istediğini yazarlar. Hattâ Roux bile Orta Asya eserinde
(s.129) Bumin Kağan’ın, Çin’deki Vey ailesinden bir Çinli
ile evlenmek istediğini yazar. Halbuki Vey hanedanının Türk olduğunu
belgelere dayanarak Türklerin Tarihi kitabında anlatan yine
kendisidir.
Tabgaçlar ve diğer Türk boylarından destek almadan, sadece Ergenekon
Destanındaki az sayıda insanlarla, böylesine büyük bir başarıya
ulaşmak mümkün değildir. Bu nedenle yeni kurulan I. Göktürk
Devletine Batı Tabgaç halkının da, diğer bazı Türk boyları
gibi, katılmış olması kuvvetli bir ihtimaldir. (Doğu Türkistan’da
Türklerin dışında Müslüman Çinliler vardır. Dunganlar ya da
Huiler denilen bu gurubun köklerinin araştırılması gerektiğine
inanıyorum. Bazı tarihçiler Dunganların, Türk veya Tacik
olabilecekleri üzerinde dururlar.)
AKHUN TÜRK DEVLETİ
Hunların diğer bir kolu olan Akhunlar, güney-batıya yöneldiler.
Sogdiyana, Baktriane ve Horasan’a egemen oldular. Bu bölgelerde
daha önce Büyük Hun Devleti’nden kaçan ve proto-Türk denilen
Vusunlar yaşıyorlardı. Akhunlar Kabil’e yerleştiler.
Sasanilerle yakın temasa geçtiler. Hatta 459 yılında Sasani (İran)
hükümdarlığına veliaht I. Firuz’un geçmesini sağladılar.
Firuz kendisini toparlayıp güçlü hissetmeye başlayınca, bağımlılıktan
kurtulmak istedi. Akhun hakanı Aksuvar’a savaş açtı. Ancak
yenildi ve öldürüldü. Türklerin nankörlere karşı acımasızlıkları
bu olayda da kendini göstermişti.
Türkler daha sonra Teoman Tigin önderliğinde Hindistan’a yöneldiler.
İndus ve Malva’ya hakim oldular. Hindistan’ın içlerindeki
Gurupta Devleti üzerine seferler düzenlediler. 565 yılında I. Göktürk
Devleti güçlenene kadar egemenliklerini sürdürdüler.
TARİHTE
TÜRKLER ARASINDAKİ ORTAK ÖZELLİKLER
Türk Devletleri hakkında bilgi verirken hepsine tek tanımlayıcı isim
olarak hep “Türk” sözünü kullandık. Halbuki Türk sözü
ilk defa Göktürkler için kullanıldı. Arapların İslâmiyet’i
yaymak için doğuya geldikleri sırada karşılaştıkları devlet
Göktürklerdi. Bu nedenle Arap tarihçiler benzer dili konuşan bütün
boylara Türk (Etrâk) dediler. Daha sonra batıdaki tarihçiler de
bu adı kullandılar. Çin kaynakları Göktürkler için, T’u-kü-eler
diye bahsederler.
Bu bölümde
anlatılmak istenen, bütün boylarda görülen ortak ve benzer özelliklerin
varlığıdır. Yoksa o dönemde, bugünkü anlamda bir millet ve Türklük
anlayışı yoktu. Aynı soya mensubiyet bilinci bugünkü gibi gelişmemişti. Her gurup
ve boy kendini diğerlerinden ayrı görüyordu. Bu nedenle de
aralarında sıkça savaşıyorlardı. Ancak gelişen olaylar ve çeşitli
boylardan oluşan Hunların kurdukları devletler incelendiğinde,
sosyal açıdan bazı ortak özellikleri gözlenmektedir. Daha sonra
göreceğimiz diğer boyların da kuracakları devletlerde de
benzer özellikler görülmektedir.
Askeri anlayışları ve
buna uygun özel nitelikler olan gözü peklik, savaşanlar arası
dayanışma, üste kesin itaat hemen hepsinde aynıydı. Madenleri işlemeleri,
ata hükmetmeleri ve üzengi kullanmalarından savaş taktiklerine
kadar benzerlikler vardı. J.P.Roux (s.16), yüksek onur ve verilen
söze sadık kalma konusunun bütün Türk tarihi boyunca karşımıza
çıktığını aktarır. Türkler, egemenlikleri altındaki
halklara ve birbirlerine verdikleri sözleri tutuyorlardı. Yaptıkları
antlaşmaları karşı taraf bozmadıkça aynen uyguluyorlardı.
Nitekim Atilla, Roma’ya girmeyeceğine dair Papa I.Leo’ya verdiği
sözü, kendisini engelleyecek bir güç yokken tutmuştur. Akhunlar
ise, kendileri güçlü olmalarına rağmen I.Firuz ihanet edene
kadar verdikleri sözden dönmediler. Türklerin güçlü oldukları
dönemlerde dahi gösterdikleri bu hoşgörü anlayışı,
imparatorluklar kurabilmelerinin önemli bir nedeni olmuştur.
Boyların ırkçılık yaptıklarına pek rastlanmaz. Zaten eğer ırkçılık
yapsalardı, egemenlikleri altındaki diğer halkları kendileri
gibi olmaya zorlarlardı. Halbuki konu içerisinde de gördüğümüz
gibi, diğer halkların kimliklerini muhafaza etmelerine izin
verdiler. Ayrıca Bulgar Türklerinden Kurum Hanı iki paragraf aşağıda
aktarılan sözlerinden de anlaşılacağı üzere, insanlara iyilik
etmeye çalıştılar.
Türk boyları yönetimlerinde adaletten ayrılmamaya gayret ettiler.
Zaten adaletten ayrılanlar kısa sürede yıkıldılar. Atilla
kendisine suikast düzenleyen Bleda’yı bir heyet önünde sorguya
çekti (445). Karadeniz’in kuzeyi ile Hazar Denizi arasında yaşayan
Hazar Türklerinde (7-8. yüzyıl) ülkedeki her din mensubunun
davalarına bakabilmek için değişik dinlerden yedi ayrı yargıç
vardı. Ama, ihanet eden nankörlere karşı hepsi de acımasız
oldular.
Yukarıda kısaca bahsedilen üç devletten de anlaşılacağı gibi, Türkler
45-55. enlemlerde 4. ve 6. yüzyıllar arasında çok geniş bir
alana hakim oldular. Bu bölgelerden Orta Asya’da halen Türk
Devletleri vardır. Hindistan’ın kuzeyinde ise 18. Yüzyılın
ortalarına kadar kısa aralıklarla egemenliklerini sürdürdüler.
1919 yılında Anadolu’daki Türklerin yaptıkları Kurtuluş Savaşına
bu bölgeden de (bir kısmı bugünkü Pakistan) maddi ve manevi
yardımlar gönderildi. (Bazı tarihçiler bugünkü Afganistan’da
yaşayan Peştunların, proto-Türk olan Vusunların devamı olduğunu
söylerler.) Karadeniz’in kuzeyi ise, kısa bir aradan sonra yaklaşık
1000 yıl kesintisiz olarak Türklerin egemenliğinde kaldı.
Hazarlar, Bulgarlar, Peçenekler (kitabın Haçlı Seferleri bölümünde
daha ayrıntılı bilgi verilecektir), Kıpçaklar, Tatarlar,
Nogaylar hep bu bölgelerde hüküm sürdüler.
Balkan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Han, 811 yılında Bizans İmparatoru
Nikephoros’u yendi. Yenmesine rağmen Türkler yine de Bizanslılara
iyilik etmekten geri durmadılar. İbrahim Kafesoğlu’nun
G.Feher’den ve V.Beşevliev’den ayrı ayrı aktardığına göre
(s.97), Direklerdeki 2. Bulgar kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin
hanının şu sözleri bu davranışa işaret etmektedir. “Doğru
insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların
(Bizanslılar) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu
unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Gerçekten de Türklerin bu
konudaki düşünce ve yapıları günümüze kadar hep aynı kaldı.
(Kurum hanın Nikephoros’un kafasını kestirip içinde şarap içtiği
iddası vardır. Bu olay Türk kültürüne uymamaktadır. Hakanın
yukarıdaki anlayışıyla ve davranışlarıyla da taban tabana zıttır.
Ayrıca İbrahim Kafesoğlu’nun aktardığına göre (s.94), bu
konuyla ilgili bilgi, olaydan iki asır sonra yazılmış Leon
Grammaticos’un eserine, sonradan bilinmeyen birisi tarafından
ilave edilmiştir.)
Atilla’dan sonra devlet içerisindeki diğer halklar ayaklanmaya başladı.
Bunun üzerine devlet içerisindeki kurucu
Hun Türkleri, doğuya doğru kayarak devletlerini sürdürdüler.
540 yılında dahi, Yunanlıları yenecek güçleri vardı. Bu sıralarda
I. Göktürk Devleti’nin Avarları (Çin kayıtlarında Juan Juan)
yenerek devlet kurmasının sonucunda Avarlar, batıya doğru göç
ederek Balkanların kuzeyine kadar geldiler. Bölgede hakimiyet
kurdular. Yunanistan’ı işgal ettiler (591). Balkanlarda hakim
olan Avarlar, Türkçe konuşuyorlardı. Bu durum Avarların
muhtemelen Avrupa’daki Hun Türkleriyle birleştiklerini gösterir.
(Çünkü Karadeniz’in doğusunda kalan Avar gurubunun dili Türkçe
değildir.) Ancak daha sonra dillerini kaybetmeye başladılar. Böylece
önce Slavlaştılar. 8. yüzyılın sonunda Avar hanının vaftiz
edilmesiyle tamamen Hıristiyan oldular. (Bu guruptan daha önce göç
sırasında ayrılıp doğuda kalanlar bugünkü Dağistanlılardır.)
Avarlar kendilerinden hemen sonra bölgeye gelen Bulgar Türklerini,
onlar da kendilerinden sonra gelen Peçenekleri etkilediler. Bu bölgede
dillerini kaybeden bazı guruplar önce Slavlaştılar, sonra Hıristiyanlaştılar.
Bir kısmı ise doğuya çekilerek orada ayrı bir devlet kurdular.
İdil (Volga) Bulgar Türk Devleti böyle kuruldu. Peçeneklerin
ise, Malazgirt Savaşında Alparslan’ın yanında yer alanları Müslüman
oldular. Balkanlarda kalanların bazıları Hıristiyanlaştılar.
Ama bir kısmı Doğuya doğru göç ettiler. (Bu konuda kitabın Haçlı
Seferleri bölümünde daha geniş bilgi verildi.)
Tarihte Türklerin boylarında görülen ortak özellikler:
(Bu özelliklerin çoğunu J.P.Roux sıralamaktadır.)
§
Yüksek onur
§
Sözünün eri olma
§
Irkçılık yokluğu
§
Çevresindekilere hizmet arzusu
§
Bağımsızlık isteği
§
Maddi ve manevi sağlamlık
§
Gözü peklik
§
Üste kesin itaat
§
Mağdurlara karşı merhamet
§
Savaşanlar arası dayanışma
§
İhanet edenlere karşı acımasızlık
§
Gerektiğinde kendisinin ve düşmanının hayatını hiçe sayma
Yukarıdaki özellikler bazen toplumsal, bazen kişiseldir. Her özellik
Türk olduğunu düşünen her kişide olmayabilir. Ama tarihteki önemli
olaylar genelleme yapılmasına
izin vermektedir. Belgelenen tarihte Türklerin ilk ünlü devlet
adamı olan Mete’den, Atatürk’e kadar, bu özelliklere daha çok
sahip olan kişiler Türkleri ileriye taşımışlardır. Dolayısıyla
bir kimse kendisinin Türklükle bağdaşır davranışta bulunup
bulunmadığına, yukarıdaki özelliklerle ne kadar uyum sağladığına
göre karar verirse daha isabetli olur.
İsmail Hakkı KÜPÇÜ
|