Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlık

02.07.2005

Önceki
Ana Sayfa
Geri Dön
Sonraki

 


Tüm İnternette
Bu Sayfalarda
Google

 

 ROMA İMPARATORLUĞU ve

HIRİSTİYANLIĞI KABULÜ

  

Antik Çağın aydınlığında gelişen Avrupa, Hıristiyanlığı kabul etti. Sonra, dini uyguladıklarını iddia eden Kilisenin bağnazlığı ve baskıları başladı. Roma’dan sonra büyük bir devletin kurulamaması sonucunda, uzun sürecek bir karanlık döneme girildi.

 

Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi hakkında tarihçiler farklı şeyler yazarlar. Ancak çoğu tarihçi, destanlarda kurtlar tarafından emzirildikleri söylenen iki kardeşten Romulus’un, kardeşi Remus’u (ya da Romus) öldürdüğü M.Ö. 753 yılında birleşirler. Bugünkü Roma kentinin olduğu bölgenin küçücük bir yerinde kurulan bu birlik, gittikçe büyüyerek site devleti halini aldı. Devletin genişlemesi ve fetihler ise M.Ö. II. ve I. yüzyıllarda oldu (Romalıların ve Türklerin bilinen tarihteki ilk imparatorlukları benzer dönemlerde kurulmuştur. Ancak son yıllarda bulunan tarihi verilere göre, Türklerin devletlerinin ve medeniyetlerinin daha önceki tarihlere dayandığı tahmin edilmektedir.)

Romalıların yaptıkları bu fetihlerin sonucu olan ganimet, savaş tazminatları ve yeni eyaletlerin ödedikleri vergiler hem devleti hem de Roma halkını (yurttaşları) zenginleştirdi. Ancak, Antik Helen Çağının etkisiyle oluşturulan cumhuriyet yönetimleri, fetihlerin siyasal alanda oluşturduğu sorunları çözemedi. Çünkü uygulanan cumhuriyet anlayışı bugünkünden farklı idi. Büyük Larousse ve Meydan Larousse ansiklopedilerine göre, Cumhuriyet, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki yurttaş sınıfını içeriyordu: Klan başkanlarının soylu ailelerinin oluşturduğu “Patriciler” ve “Plebler” denilen halk. Cumhuriyet yönetiminin yürütme organı olan Senato, başlangıçta büyük aile başkanlarının (patres) toplanmasından oluşuyordu. Senato, hem dış siyaseti yönetirdi hem de iç siyasete egemendi. Hazineye göz kulak olan Senato, dinin de koruyucusuydu. “Plebler”in, yani halkın, mülk edinme hakları vardı. Ama seçme ve seçilme hakları yoktu. Sonraları kurulan halk meclisleri (comitia) ve magistratuslar, yalnız görünüşte iktidardılar. Senato ise iktidarın gerçek sahibiydi. Sonuç olarak Roma hükümeti bir oligarşiydi. ( Bu yönetim uygulaması çağdaşı olan Büyük Hun Türk İmparatorluğundaki yapıya bir açıdan benzemektedir. Türklerde de boyların ileri gelenlerinin katıldığı kurultaylar düzenli olarak her yıl Haziran ayında, düzensiz olarak önemli kararların öncesinde toplanırdı. Ancak Türklerde, sınıf ayrımı yoktu. Halkın yönetime katılması kademeli olarak gerçekleşirdi. Boyların ileri gelenleri kurultaya gelmeden önce obasını toplar danışırdı.)

Kimi tarihçiler, Roma’da soylular ve halk denilen iki sınıf arasındaki mücadelenin devletin iç dinamiğini oluşturduğunu söylerler. Bunun da, kurumları sürekli olarak geliştirdiğini iddia ederler. Ancak bu mücadele sadece Roma kentinde yapılabiliyordu. Çünkü, imparatorluk sınırları Akdeniz’i Romalıların gölü haline getirecek kadar büyüdüğü zaman bile, yalnızca Roma şehrinde oturanlar yurttaş sayılıyordu. Bu anlayışa karşı çıkanların başlattıkları M.Ö. 91-89 yıllarındaki Sosyal Savaşlarını zorla bastıran yönetim, Roma yurttaşlığı hakkını –o da sadece- İtalya sınırı içerisindekilere tanımak zorunda kaldı.

Roma’nın güçlenişinden önce, Antik Çağın önemli filozoflarından Sokrates’in öğrencisi olan Platon, hocasının fikirlerini toparlamıştı. O da hocası gibi, düşünürlerin tek başlarına esenliğe ulaşamayacaklarına inanıyordu. Diğer insanları da kurtarmak gerekirdi. Bunun için adalet fikrine göre düzenlenmiş bir sitenin (küçük, şehir devleti) kurulmasına öncülük edilmeliydi. Bu anlayıştan dolayı, Roma kentinde cumhuriyeti kuran ve “Antik Çağın temsilcileriyiz” diyen Romalılar, gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürdüklerini düşünüyorlardı (Bu anlayışla Osmanlı Devleti’ndeki Nizam-ı Alem ülküsü birbirine benzemektedir).

Ama egemenlik altına alınarak eyalet durumuna getirilen ülkeler -Roma’dan tayin edilen yöneticiler tarafından- idare edilmekten çok, ekonomik olarak sömürülüyorlardı. Roma’daki yöneticilerin bir bölümü ise, arenalarda hayvanların, gladyatörlerin ve esirlerin birbirlerini parçalamalarını -halkla birlikte- zevk alarak seyrediyorlardı (Arenalardaki görüntülerin benzer bir örneği, İngiltere’de 1822 yılında yasaklanana kadar sürdürüldü. İngiltere’de, arenaya salınan bir boğanın, azgın köpekler tarafından parçalanarak öldürülüşünü halkın bir kısmı zevkle seyrediyordu). Roma’daki bu ve benzeri bozulmalara Cicero direnmeye çalıştı. M.Ö. 106 yılında doğan (Marcus Tullius) Cicero önceleri çok iyi bir siyaset söylevcisi idi. Sonraları ise felsefeci oldu. M.Ö. 43 yılında da muhalefet yaptığı için Antonius, Octavius ve Aemilius Lipidus’un kurdukları üçlü diktatörlük (triumviratus) tarafından öldürüldü.

Kendilerini Antik Helen Çağının temsilcisi gibi görmelerine rağmen Romalıların, bilhassa Antik Çağdan sonra siyasal konularda özgün düşünceler geliştirdikleri söylenemez. Ancak sanatta ve edebiyatta gelişme sağladılar.

Eski Roma dini, genel anlamda bir inançtan çok, bir yurtseverlik anlayışına benziyordu. Roma’ya bağlılığı sağlıyor gibiydi. (Hun Türklerindeki din anlayışı ise, kişiye özeldi ve devlet baskısı yoktu.) Roma dininin, aynı dönemde ortaya çıkan Konfüçyus’un Çin’de geliştirdiği öğretilerle benzer yönleri vardı. Fakat Roma tarihindeki “Geç İmparatorluk” döneminde bu din anlayışı gerilemeye ve M.S. II. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık yayılmaya başladı. Hıristiyanlar önceleri pek önemsenmediler. Ama, adam öldürmeyi ve Roma’nın resmi tanrılarına kurban vermeyi kabul etmemeleri gibi nedenlerle, yönetimin düşmanlığını çektiler. Nikomedeia fermanları ile 303-304 yıllarında Hıristiyanlara karşı kıyıma girişildi. Bu engellemelere rağmen Hıristiyanlar çoğaldı. Constantius 324 yılında İstanbul’u bugünkü yerine taşıdı. Bir sene sonra da İznik’te Hıristiyanların kilise kurmalarına izin verdi. Kendisini de kilise dışından piskopos ilan etti. Daha sonra imparator Theodosius (375-395) -herkesin önünde- kilise yetkilisi Milanolu Ambrosius karşısında günah çıkardı.

Bu olaydan sonra Hıristiyanlık, imparatorluk içerisinde hızla gelişti. 450 yılına gelindiğinde beş adet patrik oluşmuştu. Nitekim 451 yılında Roma’yı Hun Türklerinin hakanı Atilla’ya karşı koruyan, dönemin beş patriğinden biri olan I. Leo idi. Bu olaydan sonra ermiş olduğuna inanıldı ve “Büyük Leo” olarak tarihe geçti. Bu başarı papaların kentteki ve dünyadaki eşsiz güçlerinin başlangıcı oldu. Atilla Roma’yı almamıştı ama, sanki Avrupa’nın başına Papalığı sorun olarak bırakmıştı.

İmparator Theodosius’un oğulları Arcadius ve Honorius 395 yılında imparatorluğu paylaştılar. Oluşan devletlerden Batı Roma İmparatorluğu 476 yılında, Alman (Germen) aşiret reisi Odoaker tarafından yıkıldı. Tarihin bir cilvesi olarak, yenilen son İmparator Romulus Augustus, imparatorluğun  kurucusunun adını taşıyordu. Ama imparatorluğu batırdığı iddiasıyla Romulus Augustulus yani “Küçük Augustus” diye anıldı.

İmparatorluğun sonunu belirginleştiren yıkım içerisinde, yalnız Hıristiyan kilisesi ayakta kaldı. Devletin parçalanmasının sonucunda güçlü krallar da kalmadı. Küçük devletçikler üzerinde kilisenin egemenlik kurması hiç de zor olmadı. Mehmet Ali Ağaoğulları ve Levent Köker’e göre (s.138), Papa I. Gelasius’tan (492-496) sonra Gelasius kuralları (öğretisi) gündeme geldi. Kilisenin devlet iktidarı üzerindeki üstünlüğü kabul edildi ve kilise bütün hayata egemen oldu. Daha sonraları çeşitli iç mücadeleler sonucunda bu üstünlükleri zayıfladı. Ancak I. Haçlı Seferi’nin sonucunda, Kudüs’ün Müslümanlardan geri alınmasıyla yeniden doruğa çıktı.

Kilisenin devlette ve halkın yaşamında etkili olmasından sonra Avrupa, Hıristiyanlığın bağnazca uygulanışının taassubuna girdi. Bilimde, sanatta, felsefede ve ekonomide geriledi. Papa Gelasius öğretisinin etkisi sürerken 800 yılında Papa III. Leo, imparatora taç giydirdi. Böylece Kilise güçlü bir sivil iktidarla birleşti. Sonuçta Avrupa’daki gerileme hızlandı. Papalığın karşısında hiçbir güç kalmadı. Ta ki, Salisbury’li John (1115!-1180) ve Aquinum’lu Thomas (1225-1274) gibi ilahiyatçı düşünürlere kadar Kilisenin hakimiyeti bütün katılığıyla sürdü.

 Nasıl Türklerde son üç-dört asırdır bilim, felsefe, sanat ve ekonomide geriye gidiş gözleniyorsa, Avrupalılarda da benzeri oldu. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ve Hıristiyanlığın yanlış uygulanışının devam etmesinin sonucunda, 1500’lü yıllara kadar genel anlamda ciddi bir başarı gösteremediler. Neredeyse bin yıl süren bir karanlığın içine gömüldüler. Harekete geçebilecek her türlü iç dinamikler, Kilise tarafından çeşitli yöntemlerle engellendi.

Ancak, Avrupa’nın düşünce sisteminin ve ekonomisinin tekrar toparlanmaya başlaması, ilginç bir tesadüf eseri, Kilisenin başlattığı Haçlı Seferlerinin sonucunda oldu.

 

 

İsmail Hakkı Küpçü

Başa Dön | "Roma İmparatorluğu ve Hıristiyanlığı Kabulü" makalesini yazdır


Yazıların bütün hakları İsmail Hakkı Küpçü'ye aittir
 

Önceki | Ana Sayfa | Geri Dön | Sonraki

Son Güncelleme 02.07.2005