İYİ BİR MÜSLÜMANIN TANIMI İLE TÜRKLERİN ÖZELLİKLERİ ARASINDAKİ BENZERLİKLER
Müslüman bilginler sonradan yazdıkları ilmihal
kitaplarında, İslamiyet’in şartlarını beş adet olarak
belirlemişlerdir. Kelime-i Şehadet, Namaz, Oruç, Zekat ve Hac.
Bunlardan Zekat ve Hac, sadece maddeten zengin olan ve gücü
yetenler içindir. Aslında bu beş şart daha iyi bir Müslüman
olmak isteyenleredir. Yoksa, İslâm kelime anlamıyla, Allah’a
teslim olmak demektir. Tek şartı vardır: "Lâilâheillaallah"
yani “Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır”
demek ve buna inanmaktır. Bu inanca sahip olarak kendini Allah’a
teslim edenleri Müslüman kabul ettiğini Allah, Kur’an-ı
Kerim’inde sıkça vurguluyor.
Namaz, oruç ve hac ibadetleri, aslında insanın
kendi kazancınadır.
Sadece Allah ile kulu arasındadır. İnsanoğlu bu ibadetleri
yaparak kendine sevap kazanmaya çalışır. Bu ibadetlerin başka
insanlara doğrudan faydası olmaz. Diğer insanların da yararına
olan zekât ibadetinin maddi tarafı ise, sadece maddi gücü
olanlara emredilmiştir. Halbuki insanların en hayırlısı,
takva’da daha ileri olandır. Takva, Allah’ın rızasını
daha fazla kazanacak davranışlar bütünüdür. Allah’ın rızasını kazanmak için belki de ibadetten
daha önemlisi, diğer insanların rızasını kazanmaktır. Bunun
da yolu, “iyi işler” yapmaktan geçer.
Gelecekte, İslâm alimleri Müslümanlığın
şartlarını yeniden değerlendirecek olurlarsa, bir altıncı
madde eklenmesi ihtimali kuvvetlidir. Bu da "salih amel" işlemektir.
Yani, iyi işler
yapmak; dürüst olmak, sözünde durmak, antlaşmalara uymak,
adaletli davranmak, insanlara yardımcı olmak, mağdurları
korumaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu özelliklerin yüceliği sıkça
vurgulanır.
İnsanlık tarihindeki temel sıkıntı belki de,
insanların kendilerini “iyi işler” yapmakla sorumlu görmeyerek,
bu davranışı başkalarından beklemeleridir.
İyi bir Müslüman, en geniş anlamda, Bakara Suresi
177. ayette tanımlanmıştır: "Yüzlerinizi doğu ve batı
tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin
iyiliği) dur ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve
peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlarına, yetimlere,
yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında
bulunanlara verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıkları
zaman antlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve
savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır,
(Allah’ın azabından) korunalar da onlardır."
Ayette bahsedilen özellikler ile, Türkler için
bütün önyargısız tarihçilerin söyledikleri karşılaştırıldığında,
aradaki benzerliklerin çokluğu hemen görülür.
"tarihin Aydınlattığı Gelecek" kitabının Türklerin
Özellikleri bölümünde belirtilen olaylar ve ayrıntılar
dikkatle incelendiğinde bu benzerlikler daha iyi anlaşılır. (Okuduğunuz
web sayfasında ise, Türklerin tarih Sahnesine Çıkmaları adlı
makalede bu konuda geniş bilgi verildiğinden burada bahsedilmedi.
Burada
iyi işler yapmanın (salih amel işleme) Müslümanlar için önemini
göstermek açısından, başka ayetlere de dikkatinizi çekmek
istiyorum.
Tevbe Suresi 18. ayette: "Allah’ın
mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını
kılan, zekâtını veren ve Allah’tan başka kimseden kokmayanlar
şenlendirirler. İşte onların, doğru yolu bulanlardan olacakları
umulur."
Müslüman’ı daha kısa tarif eden ve içerisinde
"iyi işler yapmak" sözü geçen bütün ayetlerin sonu,
aynen Bakara Suresi 177. ayet gibi, "onlar korunanlardandır",
ya da "onlara korku yoktur" şeklinde bağlanmıştır.
Bir tek Tevbe Suresi 18. ayette "iyi işler yapmak"tan
bahsedilmez. Ayetin sonu da dikkat edilirse "işte onların doğru
yolu bulanlardan olacakları umulur" diye bağlanır. Demek ki bir Müslüman,
İslâmiyet'in bilinen beş şartını yerine getirir, ama iyi işler
yapmazsa "doğru yolu bulanlardan olacağı umulur". Yani
doğru yolu bulabilir de, bulamayabilir de. Ama iyi işler de
yaparsa "onlara korku yoktur" sözünün muhatabıdır.
Tek başına "Allah’a teslim" ile
"iyi işler yapma"nın yeterli görüldüğü ayetler de
vardır. Örneğin, Bakara Suresi 112. ayette "Hayır, kim işini
güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükafatı,
Rabbin'in yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."
Türkler, bitmek tükenmek bilmeyen dine karşı merakları yüzünden, İslamiyet’le tanışmalarından sonra, en az iki asır aralarında İslamiyet’i tartıştılar. Diğer dinleri de araştırdılar. Akıllarına yatmayan konulara yönlenmediler.Kendi dini anlayışları konusunda ısrarcı ve bağnaz değildiler. Yaşadıkları hayat şartları birçok millete nazaran daha zordu. Bu nedenle hayalci bir anlayışı değil, gerçekleri tercih ettiler. Kendisi Türk olan ünlü kelâmcı Maturidi(öl.944), Müslümanlığı Araplara göre daha akılcı yorumlayarak, kendinsinden önce veya sonra Müslüman olan bütün Türklerin anlayışında etkili oldu. Türklerin Hıristiyanlığı kabul edenleri bile, Hıristiyanlığı en iyi yorumlayan Nesturilik mezhebinin üyesi oldu. Nesturilik ve Maturidilik hakkında,
"Tarihin Aydınlattığı Gelecek" kitabının Türklerin İstanbul’u Fethi bölümünde kelâm mezhepleri konusunda ayrıntılı bilgi verilecektir. Kur’an-ı Kerim’de bahsedilişinden anlaşıldığına göre, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya indirilen kitaplarda, Müslümanlara getirilenlerden daha fazla haram kılınan konular var. Örneğin Yahudilikte oruç tutma süresi daha uzundur. Ayrıca oruç süresince geceler de dahil kadınlarına dokunmak yasaktır. Diğer dinlerin seçilmemesinde belki de bu gibi yasakların da rolü vardır. İslamiyetteki bazı yasaklar da Türklere zor gelmiştir. Örneğin, Türklerde hayvanlar boğazlanarak öldürülürdü. Kanları akıtılmazdı. Müslümanlıkta ise aksine kesilerek kanlarını akıtmak şarttır. Türklerde mezar kültürü önemlidir. Arapların Müslümanlık anlayışında ise, mezar yasaktır. Arapların acımasız davranışlarına ek olarak, belki de ayrıntı gibi görünen bu anlayış farkları bile, Türklerin Müslümanlığı kabullerini geciktirmiş olabilir. Eski Türk din anlayışının Müslümanlıkla birçok konuda bağdaşması, Türklerin hoşgörülü ve iyiliksever yapıları, verdikleri sözü tutan, yaptıkları antlaşmalara uyan insanlar olmaları, Müslümanlıktaki iyi işler yapma konusundaki emirlerin Türklere uyması, dindeki cihad emrinin Türklerin savaşçılığıyla bağdaşması, çevrelerindeki devletlerle yaptıkları mücadelelerde diğer Müslümanlardan destek almayı düşünmeleri gibi nedenlerle, Türklerin zaman içerisinde sindirerek ve kendiliklerinden Müslümanlığı kabul etmiş olmaları ihtimali kuvvetlidir. İsmail Hakkı Küpçü |