MİLLET
MİLLET
VE KÜLTÜR
Millet tanımı 1789 Fransız İhtilâlinden sonra yapılmaya başlandı.
Ancak bu durum, milletlerin sadece o tarihten itibaren var olduklarını
göstermez. Çünkü ayrı milletler var olmasaydı, insanlara siz
bir milletsiniz denilerek, her şey bir anda nasıl değiştirilebilirdi.
Türklerde millet tarifini en geniş anlamıyla büyük düşünür Gökalp
yapmıştır. Gökalp’e göre millet (s.47); aynı dili konuşan,
aynı terbiyeyi gören ve aynı ahlâki, dini, bedii ülkülere bağlanan
insanların meydana getirdiği cemiyettir.
Aslında sosyolojik açıdan tam bir millet tarifi yapmak zor. Nitekim ünlü
Türkçü düşünür Gökalp’in tanımı, Türkler dahil birçok
millete uyarlandığında bazı aksaklıklar görülüyor. Gökalp’e
göre insanların milliyetini tayin eden soyları değildir.
Terbiyeleri, dilleri ve harslarıdır.
İlk bakışta mantıklı gibi
görünen bu tanımda, dünyadaki mevcut durum irdelendiğinde
bazı eksiklikler görülmektedir. Meselâ soy bilinci,
milleti meydana getiren unsurlardan birisidir. Ama tek şart değildir.
Eğer soy şuuru olmasaydı, II. Göktürk Devleti’nin yıkılışından
sonra (744) aralarındaki ilişkileri zayıflamış, 1500 lü yıllardan
itibaren birbirinden de tamamen kopmuş ve başka şartlar altında,
bazen düşmanca yaşamış, dilleri farklılaşmış Türkler, bugün
birbirlerini nasıl kardeş görebilirlerdi.
Ziya Gökalp, Türklerin tarihi şahsiyetlerinden Yunus Emre’yi, Mevlâna
Celaleddini Rumi’yi ve İbni Sina’yı –her Türkün övdüğü
gibi- övmektedir. Ama bu üç mümtaz şahsiyetten Yunus, Türkçe;
Mevlâna, Farsça; Sina ise Arapça kullanmıştır. Hattâ yorumları
arasında da fark vardır. Üç farklı dil kullanan üç insan da Türk
ise, o halde soy, milleti meydana getiren unsurlardan bir tanesidir.
Hattâ en önemlisidir. Ama tek şart değildir.
Bundan yaklaşık bir asır önce Gaspıralı İsmail “dilde, işte,
fikirde birlik” çağrısı yapmıştır. Eğer Gökalp’in dediği
gibi milletin tanımı; terbiyeleri, dilleri ve harsları bir olan
insanlar topluluğu olsaydı, Gaspıralı böyle bir çağrıda
bulunma ihtiyacını duyar mıydı?
Türkler tarih boyunca en geniş coğrafyaya yayılmış ve gittikleri
yerlerde yöneten olmuş bir millettir. Bir Çinlinin, bir Fransız’ın,
bir İngiliz’in vb. 2.000 yıldır ataları aynı topraklar üzerinde
yaşamıştır. Ama Makedonya’daki bir Türkün 2.000 yıldan bugüne
kadarki ataları, belki Altay dağlarının eteklerinde, belki
Sibirya’daki Baykal gölü civarında, belki Kazan’da, belki
Cezayir’de, belki İsfahan’da, belki Delhi’de, belki
Kahire’de yaşamıştır.
Dolayısıyla atalarının her biri farklı yerlerde, değişik millet ve
kültürlerle bir arada yaşamış olabilir. Yaşadıkları
ortamlar, Türklerin sanat anlayışları ve dilleri üzerinde etki
yapmıştır. Nitekim bu faklılığın yansımalarını, Türklerin
dünyanın çok çeşitli bölgelerinde meydana getirdikleri mimari
eserlerin çeşitliliğinde görebiliriz. Ancak geniş alanlara yayılma
Türklük şuurlarında zayıflama oluşturmamıştır. Oluştursaydı,
Müslüman olarak dinlerini, Müslümanlıktan sonra dillerini ve
yazılarını yani kültürün aktarma organlarının tamamını değiştirmiş
olan Türklerden bugün nasıl bahsedilebilirdi.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız bütün bunlar gösteriyor ki; Türkler
için yapılacak millet tarifini, başkaları için yapılan klasik
tanımlarla ifade etmek çok zor. Dolayısıyla
millet tanımının içerisine, insanların fert olarak ve toplum
halindeki özelliklerini de katmak gerekir. Bu nedenle kitabın
“Türkler Tarih Sahnesinde Fırtına Gibi Esiyor” adlı bölümünde
ayrı başlık olarak Türklerin ortak özelliklerini sıraladım.
Çünkü Türkler, eskiden beri bu ortak özelliklere sahiplerdi.
Ama farklı boylar ve hattâ devletler halinde yaşadıklarından,
aynı terbiyeyi gören ve aynı dini, ahlâki, bedii mefkûrelere bağlanan
insanların meydana getirdiği cemiyet değillerdi. Aralarındaki
soydaşlık şuuru zayıftı. Sadece kıskançlıktan değil,
birbirlerini kendilerinden faklı gördüklerinden birbirleriyle
savaşıyorlardı. Aynı dönem içerisinde faklı dinlere inandıkları
asırlar oldu. Ama özelliklerinin de etkisiyle millet olarak kaldılar.
İşte bütün bu boyların ve önderlerin ortak özelliklerinden bazıları şunlardı: Yüksek onur, Sözünün eri olma, Irkçılık yokluğu, Çevresindekilere hizmet arzusu, Maddi ve manevi sağlamlık, Bağımsızlık isteği, Gözü peklik, Üste kesin itaat, Gerektiğinde kendisinin ve düşmanının canını hiçe sayma, Mağdurlara karşı merhamet ve acıma, İhanet edenlere karşı acımasızlık.
İngiliz, Fransız, Alman vb. için millet tanımı, vatandaşlık bağı
ile bağdaştırılabilir. Ancak, Arap Milleti ve Türk Milleti için
böyle bir sınırlama başka ülkelerde yaşayan soydaşlarını
hesaba katmayan bir ufuk daralması olur.
Zaten millet tarifini sosyologlar gibi yaparsak; Mete Han’dan Atatürk’e
kadar gelmiş-geçmiş Türk büyükleri arasında nasıl bir bağ
kuracağız? Hattâ, cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 büyük
devlet ve diğer 190 civarındaki küçük Türk devletleri için
nasıl bir tanım getireceğiz? Bazı sosyologların aşiret-kavim-ümmet-millet
şeklinde sıraladıkları ve Türklere
uygulamakta zorlanılan
tarihi merhalelerle mi açıklayacağız? Günümüzde,
Osmanlıcılık tezini savunan bazı sosyologlar, kendilerini “Türk”
olarak değil, “Oğuz” olarak tanımlamaktadır. Türk tanımını,
yabancıların verdiğini söylemektedirler. Peki bugüne kadar
kendisini “Türk” olarak hissedenler artık, “Oğuz” olarak
mı hissedecekler? Diğer taraftan Türkiye’de aynı dili konuşan,
aynı terbiyeyi gören, aynı dini, ahlâki, bedii mefkûrelere
sahip olduğu düşünülen insanların bir bölümü, neden farklılıklarını
ortaya koymaya çalışıyorlar? Asırlardır yan yana yaşayan iki
köy halkı birbirlerini neden farklı görebiliyorlar?
Gökalp, mefkûre sahibi bir ferdin kendisini cemiyet için feda etmeye
hazır hale geleceğini ve cemiyetin kutsiyetini anlatır. Bu
kutsiyetin şahsa insanüstü bir kuvvet verdiğini, bunu kişinin
kendisinin hissettiğini söyler. Cemiyeti, millet anlamında kullanır.
Gökalp’in açıklamalarından
anlaşılan milliyetçilik, “kutsal olan milleti için, kendini
feda etmektir”. Milliyetçiliğin bu anlamı
vardır, ama tek başına yetersizdir. Zaten günümüzdeki milliyetçilik
anlayışındaki sıkıntı, buradan kaynaklanmaktadır.
Kutsallık sadece millete atfedilirse, milliyetçilik yalnız savaşlarda
ortaya çıkar. Günlük hayatta uygulanması etkisiz olur. Halbuki; millet, devlet ve fert’in herbiri, ayrı değerde olan ayrılmaz
bir üçlüdür. Güvenlik konularında Devletin,
ekonomik refahın ve eğitimin yaygınlaştırılması konusunda Milletin, günlük yaşantıda Ferdin
hakları öne çıkarılırsa sorunlar azalır. Dolayısıyla
Milliyetçiler bu üçlü arasında daima denge kurmalıdır.
Gökalp “Tam gelişmiş şahsiyet, yalnız arzularının tahakkümünden
değil, köhne geleneklerin ve resmi fikirlerin zincirinden de
kurtulan insan demektir.” diyor. Aslında Gökalp’in bu sözünün
yorumlanışı da bir anlamda bizi devlet-millet-fert üçlüsünde
denge sonucuna doğru götürebilir. Zaten geçmiş tarih boyunca Türklerde
milliyetçilik anlayışı genel anlamda,
ahlâkın sınırladığı manevi bir vatanseverlik olmuştur.
Çağdaş Türk vatanseverliğinin uygulamaları hakkında, kitabın Çözüm
Önerileri bölümünün “Önce Kendimizi Sorgulama” başlığı
altında bilgi verildiğinden burada bahsedilmeyecektir. (Yazının
bazı bölümleri yazarın "Tarihin Aydınlattığı Gelecek
isimli kitabından alınmıştır.)
Gökalp
“Tam gelişmiş şahsiyet, yalnız arzularının tahakkümünden
değil, köhne geleneklerin ve resmi fikirlerin zincirinden de
kurtulan insan demektir.” diyor. Aslında Gökalp’in bu sözünün
yorumlanışı da bizi yukarıdaki sonuca doğru götürebilir.
Zaten geçmiş tarih boyunca Türklerde milliyetçilik anlayışı
genelde, ahlâkın sınırladığı
manevi bir vatanseverlik olmuştur.
Toplumların yaşadıkları iddia edilen aşamaların sonuncusu olarak “millet” deniliyor. Ama küreselleşen dünyamızda bir sonraki merhale nedir. Küreselleşme Avrupa kıtasında farklı, gelişmekte olan ülkelerde farklı yorumlanıyor. Avrupa’da birbirine tarih boyunca düşman olmuş milletler birleşerek ortak bir kültür meydana getirmeye çalışıyor. Ancak aynı Avrupalılar diğer bölgelerdeki etnik ve dini farklılıkları ayrıştırarak küçük milletler oluşturmaya çalışıyor. Kendileri için son aşama olarak “ümmet” benzeri bir yapıyı düşünürlerken, diğerlerine etnik ve dini yorumlama farklılıklarına dayanan “dar kapsamlı millet” olmayı tavsiye ediyorlar. Türklerin millet anlayışı farklıdır. Türklerdeki hoşgörü, olayları yorumlamada “biz” ve “öteki” kavramlarını reddetmiştir.
Bazıları Türklerin "öteki"sinin "gâvur"
olduğunu söylerler. Ama Türkler hiçbir zaman onları yok eden
olmamışlardır. Türkler en çok imparatorluk kuran millettir. Egemenlikleri altındaki halkları barış ve huzur içerisinde yaşatabildikleri için imparatorlukları uzun süreli olmuştur. Eğer Türklerdeki imparatorluk kurma eğilimi sadece kahramanlık anlayışına dayansaydı üstünlükleri kısa sürerdi. Türkler kahramanlık duygusunu; çevresindekilere hizmet etme, barış ve huzuru sağlama isteğiyle birleştirdiler. Bu durum Türklerde asil bir duygu ve haklı bir gurur oluşturmuştur. Türklere düşmanlık beslemeye çalışanlara Fransız Türkolog Jean paul Roux şöyle cevap veriyor.” Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler. Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın en değişmez ve eski konularından biridir. Türklerin tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden gelişmiş olaylardır. Taocular(Çin’de), Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar. Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu.” Poux’a göre “Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.” Sözün özü: Hoşgörülü imparatorlar anlayanlara adaletle davranırlar İsmail Hakkı Küpçü |