MEDENİYET
MEDENİYET
VE KÜLTÜR
Sosyologların medeniyet tanımları arasında farklılıklar vardır.
Ziya Gökalp’in etkilendiği iddia edilen Emil Durkheim’e göre
medeniyet; en yüksek insani değerler yahut fikirler, duygular,
inançlar ve hareket kuralları bütünüdür. Halbuki Gökalp;
hisleri, hükümleri ve ülküleri harsa (kültür) dahil eder. Aklı,
ilmi, bilgiyi, metotları ve teknolojiyi medeniyetin cüzleri sayar.
Gökalp’e göre kültür; ifadesini milli mefkûrelerde (ülkü)
bulduğu zaman medeniyetten daha kuvvetlidir. Gökalp “Mefkûre,
kişiyi bir toplumsal şuur
içerisinde yaşatarak “beşer”
seviyesinden ‘insan’ düzeyine yükseltir” der.
Gökalp hars ile medeniyeti, milli ile milletler arasını, hissi ile
akliyi birbirine zıt kavramlar olarak tanımlar. (s.70)
Gökalp’in böyle bir ayrıma gitmesinin muhtemel nedeni, Batı
Medeniyetinin “maddeci ağırlıklı”
yapısını görmesi olabilir. Nitekim maddeci anlayışa sahip bazı
Batılı tarihçiler, Türklerin Medeniyetini inkâr ederler. Türklerin
atı evcilleştirmeleri ve üzengiyi bulmaları sayesinde
rakiplerine üstünlük sağladığını iddia ederler. Halbuki hem
Asya bozkırlarında, hem de dünyanın çeşitli bölgelerinde
bunlara sahip nice milletler vardı. Nitekim Türklerin terk
ettikleri Ötüken Vadisine Moğollar yerleştiler ve at üstünlüğünü
ele geçirdiler. Ani bir fırtına şeklinde tarih sahnesine
girdiler. Ancak geçmişlerinde yeterli bir ileri kültüre sahip
olmadıklarından ya Türkleştiler veya tarih sahnesinin gerisine
gittiler.
Ama dünyada çok geniş coğrafyaya yayılan tek millet olan Türkler,
Ortadoğu bölgesine geldiklerinde at üstünlüklerini
kaybetmelerine ve her taraftan baskı görmelerine rağmen, yine de
üstün bir medeniyet oluşturdular. 1492 mucizesi sonrasında
tesadüfen buldukları yeni toprakları sömürmeleriyle kalkınan
Avrupa’nın bütün saldırılarına rağmen,
Türkler halen ayaktalar.
Türklerin Ata Yurdunda, Alma Ata’nın 50 km yakınındaki Esik kurganında
2.500 yıl öncesine ait altın elbiseli, pantolonlu bir Türk
prensi ile birlikte mezarında tam 4.800 parça altın eşya
bulundu. Bazı Batılılar bu gencin Türk olmadığını ileri sürdüler.
Ama hangi millete ait olduğunu söylemediler.
Eğer, bu genç
Türk değilse ve uzaydan da gelmediyse, böylesine büyük uygarlığa
ulaşmış bir millet hiçbir iz bırakmadan nasıl yok olur. Diğer
taraftan Türkler sadece ata
hükmettilerse, geçmiş hiçbir medeniyetleri olmadığı
halde, nasıl uzun süre dünya ortalamasının üzerinde medeniyet
eserlerini oluşturabilirler.
Demek ki, ileri bir kültürün ve kültürde devamlılığın oluşturulabilmesi
için, yalnızca maddi imkân ve ekonomik etkenler yeterli değildir.
Kültürün
oluşmasında; o toplumu meydana getiren bireylerin özellikleri, hayalleri, toplumsal
dayanışma anlayışları, yöneticilerinin tutumları, yaşadıkları
bölgenin ekonomik kaynakları ve bütün bunların birbirleriyle
ilişkileri çok önemlidir.
Dolayısıyla medeniyet; manevi değerler
olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin akıl, ilim, bilgi,
teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.
Ne tek başına manevi değerler, ne de yalnız maddi unsurlar,
medeniyeti temsil edemezler.
Gökalp’e göre (s.77) Türkçüler, tamamıyla Türk ve Müslüman
kalmak şartıyla Batı Medeniyetine tam ve kesin olarak girmek
isteyenlerdir. Gökalp, “Batı
Medeniyetinden yalnız maddiyatı, yani Avrupa’nın maddi başarılarıyla
ilmi metodlarını iktibas etmelidir” der. Halbuki Batı
Medeniyetini maddi açıdan zenginleştiren kültürel sebep, oluşturdukları
“öteki” ve “ötekini yok etme” kavramıdır. Batı
Medeniyeti Nitzche’nin güçlülük istenci anlayışındaki gibi,
en güçlü olma iddiası üzerine kurulmuştur. Başkalarına ve
insanlığa hizmet anlayışı yoktur. 1492 keşifleri sonrası
tesadüfen dünya üzerinde var olan topraklardaki garip halkı, “öteki”
olarak nitelemişlerdir. Onları yok etme pahasına madden ve manen
sömürmüşlerdir. Halbuki aynı toprakları keşfeden Türkler
olsaydı, benzer uygulamanın yapılacağını kimse iddia edemez. Türklerin
geçmiş dönemlerindeki uygulamaları, farklı davranmaları
ihtimalini kuvvetli kılan bir göstergedir.
Dolayısıyla Avrupa’nın kültürel ve sosyal anlayışlarına, “kâr”
hırsına sahip olmadan, Batı Medeniyetinden sadece maddiyatı
almak mümkün değildir.
Gökap’i böyle bir düşünceye sevk eden muhtemel sebep, onun Doğu ve Batı Medeniyetleri hakkındaki düşünceleri olabilir.
Gökalp’in Türkçülüğün Esasları eserine göre (s.76),
“Batı Medeniyetinin Doğu Medeniyetini boğması tabiat
kanunudur. Türkler, Doğu Medeniyetindendir.” Gökalp’e göre
“Doğu Medeniyetinin temeli, Roma Medeniyetidir. Bu medeniyet,
Bizanslılar yoluyla Araplara ve Acemlere geçmiştir. Onlardan da
dindaş olduğumuz için bize geçmiştir.” Yani Gökalp’in
tanımladığı Doğu
Medeniyeti, bir İslâm Medeniyeti veya bir Türk Medeniyeti değildir.
Zaten Gökalp’e göre bir Hıristiyan veya bir İslâm Medeniyeti
diye tanım olmaz.
Gökalp’in böyle bir anlayışa yönlenmesinde
muhtemel sebepler şunlar
olabilir. Gökalp’in; Türklerin,
dolayısıyla Müslümanların maddi ve bazı manevi
konularda dibe vurduğu bir devirde yaşaması. Henüz onun yaşadığı
dönemde Türklerin eski medeniyetleri hakkında, yeterli kanıtların
bulunarak yayınlanmamış olması. Ayrıca kültür ile medeniyet
kavramlarını birbirine zıt konular olarak görmesi de, böyle
yorumlamasına sebep olmuş olabilir.
Yoksa Gökalp gibi araştırmacı ve zeki bir düşünür,
Türklerin uygarlıklarının güçlü olduğunu ve Batınınkinden
farklı temellere oturduğunu kolayca anlardı. Çünkü, bir
medeniyetin varlığı kendisini toplumun ve ferdin yaşamında gösterir.
Türkler Dünya üzerinde geniş coğrafyaya yayılmış olan
millettir. Ancak Türkler, gittikleri yerlerde çevreden aldıklarını,
gelenekleri ve anlayışlarıyla birleştirerek geliştirmişlerdir.
Dolayısıyla geniş coğrafyaya yayılmaları Türklerin ileri bir
medeniyet oluşturabilmeleri için bir şans olmuştur. Nitekim Türklerin
mimari eserleri ve yaşamları zengindir. Dünya üzerinde değişik
bölgelerde yapyıkları mimari eserlerinin gerek görünüm,
gerekse etkinlik (fonksiyon) açısından farklılığına ulaşabilmek
çok zordur.
Ayrıca Türklerin günlük hayatlarının zenginliği
de dünya çapındadır. Hayat zenginliklerinin başında edebiyat,
müzik, yemek çeşitleri gibi konular gelir. Türk tarihi edebiyat
çeşitliliği açısından zengindir. Müzik türü ve müzik
aletleri bakımından ise, Türklerinki kadar zengin başka bir ülke
bulmak zordur. Hele halk müziğindeki gerek çalgı aleti, gerekse
anlatım ve ses zenginliğinde Avrupa’daki yarışmalarda
kendisine yaklaşabilen yoktur. Müzikte “do” ile “re” arasında
Batı Medeniyetinin halk müziğinde genelde tek, nadiren iki ara
ses varken, Türk halk müziğinde eşit aralıkta olmayan dokuz ses
vardır. Klasik Batı Müziği
çok seslidir. Klasik Türk Müziği tek seslidir. Ancak Batı müziğinde
24 perde varken, Türk müziğinde 29 perde vardır. Benzer gelişmişlik
durumu, yemek çeşitliliğinde ve tatlarında da varittir.
Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler zamanında dönemlerinin
ileri medeniyetlerinden birisini oluşturan Türkler; Selçuklular
ve Osmanlılar zamanında, dönemlerinin en üstün medeniyetine
sahip oldular. Belgelenmiş tarihte bu kadar uzun süre ileri
medeniyeti oluşturmuş başka bir millet pek yoktur. Dolayısıyla
Türklerin başkalarından medeniyet öğrendiklerini ve bunun da
Roma İmparatorluğunun Medeniyeti olduğunu iddia etmek, elimizdeki
tarihi belgelere bakıldığında bugün için mümkün değildir.
Bu kitap içerisinde değişik bölümlerde Türklerin Medeniyetleri
ve özellikleri hakkında geniş bilgiler verildiğinden burada ayrıntılı
karşılaştırma yapılmayacaktır.(Makalenin
bu bölümleri yazarın "Tarihin Aydınlattığı Gelecek"
isimli kitabından alınmıştır.)
Bütün bunlar göstermektedir ki, dünya üzerinde iki etkin medeniyet var
deniliyorsa, biri eski Yunan’a dayanan Roma Medeniyetidir. Diğeri ise Türk Medeniyetidir. Ama
bu tasnif, diğer milletlerin medeniyetlerinin yok oldukları anlamına
gelmez. Batılı sosyologların irdelemeleri, Batı Medeniyeti dışında
başka bir medeniyet olmadığı şeklinde olduğundan, mecburen bu
kitaptaki gerçekler aktarılmıştır. Yoksa diğer medeniyetleri
tahkir için değil. Türkler, her milletin maddi-manevi varlıklarına
karşı hep saygılı olmuşlardır.
İnsanların ve Devletlerin hayatlarında asıl
olan, madde ile manânın dengesini kurmaktır. Bir kısım Batılılar
günümüzde de insanları yanıltmaya devam ediyorlar. Gelişmişlik
olarak sadece GSMH rakamlarını veya kişi başına düşen milli
geliri, elektrik tüketimini veriyorlar. Halbuki insan hayatında,
sosyal huzur olarak niteleyebileceğimiz manevi GSMH rakamları da
önemlidir.
Bir milletin maddeten güçlenmesi, ilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri hemen başlatmaz. (Örnek: petrol ihraç eden ülkeler ile 1492-1750 arası Avrupa ülkeleri) Bir milletin ilim ve teknolojideki gelişmesi, hemen edebiyat, sanat, mimari ve müzik alanlarında eserler verilmesine vesile olmaz. (Örnek: Güneydoğu Asya Kaplanları) Gökalp’e göre medeniyet milli harsa mal edilmedikçe, millet tarafından benimsenmiş sayılmaz. Ama küreselleşmenin başlangıcında olan dünyamızdaki gelişmeler bu yapıyı değiştirmeye zorlamaktadır. İnsanların nefislerine hitap eden anlayışlar milli harsa maledilmeden benimsenilmeye başlandı. Bu benimsenmenin, dünyayı ticari bir hapishaneye doğru götürmesi muhtemeldir. Batı anlayışının ticaretten birinci amacı “kâr”dır. Halbuki Türklerin ticari anlayışlarında birinci amaç “itibar”dır. Batılılar genelde, elle tutulur maddi bir menfaat doğrultusunda hayatlarına yön verir. Türkler ise haysiyet, şeref, bağımsızlık isteği gibi duygularla hayatlarına yön verirler. 9. yüzyıl Dünya üzerindeki halkların birbirleriyle acımasızca mücadele ettikleri dönemlerden birisidir. Bu dönemde balkan Bulgar Türklerinin hanı Krum Han 810 lu yıllarda şöyle diyor: “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler) Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Göktürklerin Orhun Yazıtlarına, Osmanlı Türklerinin padişahlarının sözlerine bakarsak benzer anlayışları görürüz. 1492 den sonra Amerika’ya göç eden Avrupalılar burada, güçlü olmaya dayanan, sınır tanımayan kapitalizmi kurdular. Bu anlayış Adam Smith’in 1776 da yazdığı “Ulusların Zenginliği” kitabıyla yarı resmi hale geldi. Alman filozof Nietzche, “güçlülük istenci” anlayışını savunarak “en güçlü olma, ötekini yok etme” düşüncesini haklı çıkarmaya çalıştı. Halbuki eski Türk dinine inanan Bulgar Türkleri, karşıdakine karşılıksız iyilik etme anlayışına sahipti. Müslüman olduktan sonraki Türkler de, Kur’an-ı Kerim’deki “malları üst üste yığmayın” emrine içtenlikle uydular. Demek ki iki medeniyeti gerçek yönleriyle irdelediğimizde, aralarında ciddi farklar olduğunu görmek mümkün. Bu durumda “Batı medeniyetinden yalnız maddiyatı, yani Avrupa’nın maddi başarılarıyla ilmi metodlarını almalıyız.” anlayışı geçersizdir. Geçersiz olmasının birinci nedeni, aramızdaki medeniyeti algılayış farklılıklarıdır. İkinci sebep ise, bizim önümüzde 1492 mucizesi gibi bir ihtimal yoktur. Dolayısıyla başka ülkeleri maddeten sömürerek kendi ülkemize katma değer getiremeyiz. Türklerin karşısına 1492 keşifleri gibi bir şans çıksa bile, bunu kendi çıkarları için kullanacaklarını kimse iddia edemez. Aynı şekilde, Amerika’yı Türkler keşfetseydi, oradaki medeniyetlerin (Kızılderililerin, İnkaların, Mayaların) yine yok edileceğini kimse ileri süremez. Dünyanın çok geniş bölgelerine yayılmış bütün Türk boylarında “adalet” kelimesi, ufak farklılıklarla aynıdır. Demek ki Türkler için “adalet” çok önemlidir. Sadece kendi insanına karşı değil, başkalarına uygulamaları da adalet içerisinde olmuştur. Sözün özü: Farklı özelliklere sahip meyvalara aşı yapmak, yeni bir meyva oluşturmayabilir. İsmail Hakkı Küpçü |