|
Diğer
konularda olduğu gibi, maliye-vergi konularında da sihirli
politikalar yoktur. Gelişmeyi sağlamak için köklü ve uzun süreli politikalar
uygulanmalıdır. Bazen bu uygulamalar arıza yapsa bile, sistem köklü
olduğu için kendini daha az hasarla ve kısa sürede toplayacaktır.
Milletlerin kendi kendilerini yönetmeyi öğrenmeleri için, başkalarına
minnet etmemeleri ve yük olmamaları gerekir. Halk, zenginleşmek için, herşeyi kendilerinin yapması gerektiğini
ve kendi kendine yeter olmayı prensip haline getirmeyi öğrenmelidir.
Kişisel çıkarlar ile milli menfaatler ancak bu şekilde bağdaştırılabilir.
GENEL ANLAMDA
YAPILABİLECEKLER
Milletler kendi kültürlerine
uygun olabilecek ekonomik modeller uygulamaya çalışmalıdır. Türkler yapı
olarak, kazanırken daha ferdi, ama harcarken daha sosyal davranırlar.
Kurulacak ekonomik modelin bu yapıya uygunluğu, başarı oranını
artıracaktır. Diğer taraftan yöneticilerine güvenmeyen
insanlar, vergi vermek yerine, yardımlarını doğrudan kendi
bildikleri yerlere yapmayı tercih ederler. Dolayısıyla bu yapıya
uygun bir sistemi uygulayabilmek için önce ülkeyi yönetenlerin dürüst
insanlar olduğuna halk inanmalıdır. Ayrıca ödedikleri
vergilerin kendilerinin arzu etmedikleri fuzuli yerlere harcanmayacağından
da emin olmak isterler. (Yönetenlerden kasıt, sadece hükümette görev
alanlar değildir. Siyasiler, bürokratlar ve halkın önündeki iş
adamları ile sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri
kastedilmektedir.)
Ana başlıklar halinde sıralarsak, yapılabileceklerden
bazıları şunlardır:
ü
Para-maliye-üretim
politikaları birbirleriyle bağlantılı olarak yürütülmelidir. Kitapta çözüm teklifleri ayrı başlıklar halinde verildi. Ancak
konuları başlıklara dağıtırken çok zorlanıldı. Hattâ 3.
baskı için çalışılırken yeniden düzenleme ihtiyacı
hissedildi. Yeni bir kitap değil, yeni bir baskı olduğundan başlığın
maliye-vergi olarak kalması gerekiyordu. Ancak ikinci baskıda
maliye-vergi bölümü içerisinde olan bazı öneriler üretim-teknoloji
bölümüne aktarıldı. Dolayısıyla para-maliye-üretim şeklindeki
üçlü politikayı birlikte uygulamak çok zordur. Kitaptaki
teklifler, olaylara bir bütün olarak yaklaşılmasını sağlamak
için kapsamlı yapılmıştır. Ancak, yine de anlatılanları bütünleştirerek
bu üçlü politikayı sağlayacak olanlar yöneticilerdir.
Okuyucunun bu konuları ayrı değerlendirmesi normaldir.
Türkiye çok uzun süredir sadece para-maliye politikalarıyla yönetildi.
Hattâ bazen yalnız para-kredi politikaları uygulandı. Halbuki, büyük
ve ısrarlı bütçe açıklarının sadece maliye politikalarıyla
dengelenebilmesi çok zordur. Kitapta teklif edilen sistemi
uygulamak para-kredi politikalarıyla karşılaştırılınca
elbette çok daha zordur. Bu nedenle önce devlet kuruluşlarında düzenleme
yapmak gerekir. Maliye ve Ekonomi Bakanlığı birleştirilmelidir.
Sanayi Bakanlığının bazı birimleri, DPT, Hazine ve Dış
Ticaret Müsteşarlığı, Teşvik Uygulama, Gümrükler gibi
birimler, Maliye bakanlığının bazı birimleriyle ortak hareket
edebilecek şekilde yeniden organize olmalıdır. Ayrıca üretim
konusunda planlamalarda mutlaka ilgili özel sektör temsilcilerinin
söz hakkı olmalıdır.
ü
Ekonominin
dengesi, faiz-kur makası üzerine oturtulamaz. Çünkü
bunlar evrensel sanal ekonomik sistemin elemanlarıdır. Milli
devletlerin faiz ve kur konularında tam hakimiyetleri olamaz. Çünkü
bu unsurlar, herhangi bir dış tesirden etkilenirler. Bu
etkilenmeler bazen olumlu, ama çoğunlukla olumsuz yönde olur.
Olumlu etkilenmeler yöneticileri yanıltmamalıdır.
ü
Merkez Bankasının
hem para arzını hem de faiz oranını denetlemesinden vazgeçilmelidir. Bunlardan birini seçmelidir. Aslında ülkedeki sanal ekonomik ortamın
yurt dışından etkilenmesi olumlu yönde olduğu anlarda, bu
uygulama geçerli olabilir. Ancak hem şartlar olumsuzluğa gittiğinde
hem de Merkez Bankasının gücü yetmediğinde, sonuç hüsran
olabilir. Ayrıca her türlü şaibelere de açık bir işlem şeklidir.
Merkez bankalarının asıl görevleri, para talebindeki kaymaları,
ekonominin istikrarını bozmayacak ölçüde değişim yaparak
dengeli davranmaktır. Bazen para politikası uygulamalarının
zamanlaması tutmayabilir. Bu durumlarda, yapılan
uygulamalar aksine, istikrarı bozar.
ü
Bütçe açıkları
finansman yoluyla karşılanmamalıdır. Bütçe
düzeni açısından gereksiz bazı fonlar kaldırılarak, bütün
gelirler tek yer olan hazinede toplanmalıdır. Aksi taktirde ülke
bütçesinde görülecek çevrimsel açık asgari seviyeye
indirilemez. Çevrimsel açık, devlet harcamalarından devletin
vergi hasılatının çıkarılmasıyla bulunur. Bu açığı
azaltmak için mutlaka kamu harcamalarında, bilhassa cari
harcamalarda kısıntıya gidilmelidir.
Ayrıca bütçe yapılırken ve politikalar oluşturulurken, arzu edilir
harcamalar yerine önce, eldeki kaynaklardan başlanmalıdır. Öncelikler
belirlenmelidir. Ulusların Pazarlanması kitabının yazarlarına göre,
Devletin yapması gerekenler
değil, yapabilecekleri planlanmalıdır.
ü
Devletin borçlanmasının yükünü azaltacak yöntemler izlenmelidir.
Bunun için öncelikle borçlanırken nominal değil, gerçek
faiz oranları dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde devletin
vatandaştan alacaklarındaki gecikmelerde uygulanan faiz oranları
düşürülmelidir. Bu oran, ülkedeki fiyat artışlarından sadece
birkaç puan yukarıda olmalıdır. Çünkü vatandaşın devlete
olan borcuna yüksek
faiz uygulamak, paranın tahsil edileceği anlamına gelmez. Aksine
kaçakları artırır. Vatandaşlardaki af beklentisini de yükseltir.
ü
Devletler hem tahsilat kolaylığı hem de vergiyi tabana yaymak bakımından
dolaylı vergilere ağırlık vermektedir. Ancak burada dikkat
edilmesi gereken bir husus vardır. Dolaylı
vergiler ara mallara daha az, son tüketim mallarına daha çok
konulmalıdır. Aksi taktirde hem kaçaklar artar, hem de vergi
adaletsizliği oluşur. Dolaylı ve dolaysız vergilerin toplam
gelir içerisindeki miktarlarının, birbirine yakın olması için
gayret sarf edilmelidir.
ü
Ülkenin
fiziki verimliğini artırabilmek gerekir. Bu nedenle
ülke kaynakları arasında denge kuracak maliye-vergi
politikaları uygulanmalıdır. Ulusların Pazarlanması kitabının
yazarlarına göre, bir ülkenin kaynakları aşağıdaki dört başlık
altında toplanmıştır.
1.
Tabii sermaye
:Doğal kaynaklar,
2.
Fiziki sermaye :Makine,
inşaat, kamu varlıkları,
3.
İnsan sermayesi: İnsanının bilgi ve verimlilik seviyesi,
4.
Sosyal sermaye :Aile, topluluk, cemaat, sivil kuruluşlar.
Yukarıdaki kaynaklar arasında denge ararken, geri dönüşümü yüksek
yatırımlara öncelik vermek gerekir. Böylece vergi gelirleri de
artacaktır.
ü
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde KOBİ
denilen küçük ve orta ölçekli işletmeler önemlidir.
Milletlerin milli varlıklarını korumaları ve dünya devleriyle mücadele
edebilmeleri KOBİ’lerinin sağlam temellere oturmasıyla doğru
orantılıdır. Bu nedenle KOBİ’lere önem ve destek
verilmelidir. Destekler hem kredi, hem de vergi kolaylığı açısından
olmalıdır. KOBİ’lere destekler üç guruba ayrılabilir.
1. KOBİ’lere iş sağlayan ihracat firmalarına destek verilebilir.
Bunlara KOBİ’lere yaptığı katkı oranında kaynak aktarılabilir.
2. KOBİ’lere proje ve teknik hizmet sağlayan müşavirlik firmalarına
destek verilebilir.
3. KOBİ’lerin kendilerine doğrudan destek verilebilir.
ü
Dahilde İşleme Rejimi (DİR) adı altında getirilen kolaylıklar ülkenin
aleyhine olan bir yola girmiştir. Bu konu denetim altına alınmalıdır.
DİR yöntemiyle ithal edilen
malların toplam ithalat içerisindeki payları %10’dan fazla
olmamalıdır. Aksi taktirde ülkenin aleyhine işleyen bir
sistem haline dönüşür.
ü
Türkiye’de Gayri Safi Milli Hasıla, Gayri Safi Yerli Üretimden fazla
olmaktadır. Bunun nedeni Avrupa’da çalışan insanlarımızın
ve müteahhitlerimizin dışarıdan Türkiye’ye getirdikleri artık
değerdir. Ancak yabancıların Türkiye’deki borsa vb. yatırımları
ile bilhassa gayri menkul alımları artmaktadır. Yabancıların Türkiye’de
elde ettikleri gelirleri arttıkça ve bunlar yurt dışına bir şekilde
çıktıkça, durum Türkiye’nin aleyhine dönecektir.
Türkiye’de üretim bazındaki GSMH ile harcama temelli GSMH birbirine
eşit değildir. Vatandaşların harcamalarının, gelirin en az iki
katı olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum aşağıdaki sebeplerden
kaynaklanır.
1. Kayıt dışı
ekonomi yoğundur,
2. Devletin harcamaları
çok şişmiştir,
3. Özel sektör yatırım harcamaları şişmiştir. Naylon fatura çoğalmıştır.
Aslında milletlerin konumlarını karşılaştırırken sadece GSMH
rakamları ve elektrik tüketiminin kullanılması yanlıştır. Ayrıca
manevi GSMH diyebileceğimiz güvenlik, sağlık, huzur gibi
konular da değerlendirilmelidir.
Zaten günümüzde dünyada yapılan GSMH hesapları da eksiktir. Ülkede oluşturulan ama GSMH hesaplarında görülmeyen değerler vardır.
Yemeğinizi kendiniz yaptığınızda, çocuğunuzu evde kendiniz
yetiştirdiğinizde, evdeki tamiratları kendiniz yaptığınızda,
kendi dikişinizi diktiğinizde, kitap okuduğunuzda, fikir tartışmaları
yaptığınızda, bedelsiz olarak sosyal faaliyetlerde bulunduğunuzda,
başkalarına manevi destek verdiğinizde, vb. olaylarla aslında
bazen dolaylı, bazen doğrudan üretime destek veriyorsunuz. Ama
bu faaliyetleriniz GSMH hesapları içerisine girmiyor. Halbuki
aynı faaliyetleri kendi yapmayarak dışarıya ücretle yaptıranların
harcamaları hesaplamaya alınıyor.
ü
Dünyada
uygulanan hiçbir işsizlik ölçümlemesi tam olarak doğru değildir.
Kayıt dışı ekonominin ve tarımda çalışan nüfusun fazlalığı
işsizlik ölçümlemelerini olumsuz etkiler. Bunların bol olduğu
Türkiye gibi ülkelerde ise, daha çok tahmini hesaplara dayanır.
İşsizlik aslında, ekonomik bir israftır. Ancak her ülkede kabul
edilebilir bir işsizlik oranı vardır. İşsizliğin
azaltılması, sadece
maliye-para-üretim politikalarıyla başarılamaz.
Bu kitapta teklif edilen bütün konuların dolaylı olarak etkisi
vardır.
Yukarıdaki konularla ilgili açıklayıcı ve uygulamaya yönelik
teklifler konu içerisinde ayrıntılı olarak anlatılacaktır.
DÜNYA
EKONOMİSİNİN GENEL DURUMU
Gelişmiş ülkelerin en önemli meseleleri Dünya Ticaret Hacmindeki artış
konusudur. Gelişmemişlerin durumu onları ilgilendirmez. Sadece
kendilerine yapacakları katkı açısından ilgilendirir. Japonya
dahil, gelişmiş ülkelerin nüfusları %15-16 arasındadır. Ancak
aynı 2005 yılında Dünyanın gelirinden aldıkları pay, %82-84
arasıdır. Bu durum dünyadaki adaletsizliğin derinliğini göstermektedir.
ü
Para kazanma ve kâr hırsı genelde, Batılı milletlere has özelliklerdir.
Doğulu insanlar için huzur ve itibar daha önemlidir. Bugün,
maalesef, Batılıların çoğunda hakim olan bu kâr hırsı, bütün
dünyaya yayılmaktadır. Doğunun bir kısım insanlarını da
sanki büyülemiştir. Ekonomide küreselleşen dünya için en büyük
tehlike bu anlayışın yayılmasıdır. Bunu yine ileri görüşlü
bazı Batılılar ifade etmektedir.
Tehlike sadece gelişmekte olan ülkeler için değildir. Batı ekonomisi
için de tehlike vardır. Kâr hırsı, sanal (hayali) ya da saymaca
denilen bir ekonomik yapı oluşturmak üzeredir. Borsa, faiz, döviz
ve rant şeklinde kendini gösteren bu ekonomi, üretime ciddi bir
katkı yapmamaktadır. Aksine, kimi zaman üretimi engellemektedir.
Sanal ekonomiyi spekülatörler (yani hayali değer yaratıcıları)
yönlendiriyorlar. Politikacıların dikkatsizce sarf ettikleri sözler
de etkili oluyor. Ayrıca basının, olacakmış gibi yansıttığı
ama gerçekleşmeyen bazı olaylar ve üretimle ilgisi olmayan
konular sanal ekonomiye yön vermektedir.
Sanal yani
hayali ekonomi ile, gerçek yani üretici ekonomiyi uzlaştırmak
zorundayız. Aksi taktirde insanlar, kendi duygu ve heyecanlarının fasit dairesi
(sarmalı) içerisine girebilirler. Bu daireden çıkmaları çok
zor olur ve insanlık can çekişebilir. Sanal ekonomi gerçek üretimin
olmadığı ekonomidir. Aklın, mantığın, duyguların, duyarlığın
yeri yoktur. Dolayısıyla sanal ekonomi, insanlığın geleceği için
çok tehlikeli hale gelmektedir. Baudrillard’a göre spekülatörler,
hayali değer yaratarak kazandıkça büyüyorlar. Büyüdükçe
birbirleriyle birleşiyorlar. Birleştikçe karşı konulamaz
oluyorlar. Böyle giderse hem
insanlar hem de devletler, hayali değer yaratıcılarının oyun
alanı olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. (Bu konuda İslâmiyet’in
bize öğütlediğinin kendime göre yorumunu kitabın Türklerin
Medeniyetinin Bugünkü Durumu bölümünde yaptım.)
Günümüzde bile sanal ekonomi alanında dönen günlük para akışı,
mal ve hizmetler alanındaki dünya ticaretini finanse etmek için
gerekli miktarın kat kat üstündedir.
Dünyanın bugünkü karmaşık şartlarında ekonomi biliminin genel bir
çözüm getirmesi çok zor. Peter F. Drucker’e göre
(s.167) küreselleşen dünya, Fransız Leon Walras’ın ekonomiyi
matematiksel bir kalıba oturttuğu 1870’li yıllardan çok farklı
yapıdadır. Yeni bir ekonomi kuramı geliştirebilmek için
ekonomistler, aşağıdaki dört farklı yapıya tek bir ilke geliştirmek
zorundalar:
1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz) ekonomik anlayışları (yani
paranın devir hızı, kâr hırsı ya da girişimcilik yapıları,
bazen alınan duygusal kararlar vb.),
2. Milli devletlerin uyguladıkları makro (genel) ekonomi uygulamaları
(yani para, kredi ve faiz oranları),
3. Uluslar aşırı işletmeler (gerek sanal ekonomide gerekse üretimde
süper güç ve tekeller oluşturmaya çalışan, milli olmayan şirketlerin
farklı amaçları),
4. Dünya ekonomisi (teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin,
insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi).
ü
Bütün bu birbirinden farklı yapıları tek bir “ilke” ile açıklayıp
kuramsal hale getirmek çok güç görünüyor. Belki
de bu fiili durum, ekonomiyi matematiksel bir denge bilimi olmaktan
çıkaracaktır. Ekonominin sadece bölgesel ve kısa süreli
kuramlar geliştirilmesine yol açacaktır. Nitekim, 1984-87 arasında
ABD ekonomisinde uygulanan bazı politikalar, daha o zaman ekonomi
kuramcılarını şaşırtan ve teorilere tamamen ters olan sonuçlar
doğurdu. Hattâ aynı uygulamanın ABD halkı tarafından algılanışı
ile Japonlar tarafından yorumlanışı birbirine tamamen zıt oldu.
Ülkelerin anlayışları arasında her zaman böyle farklar vardır.
Gelecekte sanal ekonomi ile gerçek ekonomi arasında bir mücadele
olabilir. Benzer şekilde kâr ile itibar anlayışı arasında da dünya
çapında bir çatışma olabilir. Dolayısıyla bu iki ayrı anlayışın,
bazı konularda bağdaştırılması gerektiğini düşünüyorum.
Olaylara sadece “kâr” hırsı açısından bakan bazı Batılı
yazarlar, bu birlikteliğin mümkün olamayacağını söylüyorlar.
Ama, eski Türk anlayışlarına dayanarak, Maliye-Vergi
konularında üretim ekonomisi ile sanal ekonomiyi bağdaştırmaya
çalışan önerilerim olacak.
Hemen her konuda planlar yapılırken kısa, orta ve uzun
vadeli hesaplar aynı anda yapılmalıdır.
Batılılar esas itibarıyla 1492’den sonra, sömürgelerinden
elde ettikleri artık değerlerle geliştiler. Günümüzde de daha
güçsüz ülkelerden, haksız rekabet sonucu ticari kazanç elde
ediyorlar. Elde ettikleri bu artık değerler sayesinde gelişmelerini
sürdürüyorlar. Ancak dünya
zenginleşmedikçe, gelişmiş ülkelerin kendi başlarına zenginleşmeleri
sürekli olamaz. Gelişmiş ülkeler bunu bilirler. Bu nedenle
gelişmekte olanlara ve hatta savaştıkları ülkelere bile borç
vererek onları çalışmaya ve kendileriyle alış verişe
zorluyorlar. Verilen borçlar, gelişmekte olan ülkelerin başlarındaki
“yiğidin kamçısı”dır. İsmail Hakkı Küpçü |