II. GÖKTÜRK DEVLETİ’NİN KURULUŞU
Halkın
soy bilincine ve bağımsızlığına sahip çıkışı
Batıda kurulan Roma İmparatorluğu, "Tarihin Aydınlattığı
Gelecek" kitabının ilgili bölümünde anlatıldığı gibi yıkılmıştı
(476). Yerine yeni bir güçlü devlet kurulamamıştı. Avrupa bin
yıl sürecek bir karanlığın içerisine düşmüştü. Bu dönemde
dünya tarihini etkileyen olaylar sadece Asya kıtasında görülmeye
devam etti. Bu nedenle Avrupa’nın uyanışına kadar, hep
Avrupa’nın doğusundaki gelişmeleri incelemeye devam edeceğiz.
Bu olayların da, tarihin akışını daha çok etkileyenlerine ve
sosyal açıdan daha önemli olanlarına ağırlık verilecek.
Çin kaynaklarında T’u-kü-eler diye geçen I. Göktürk Devleti iç
kavgalar sonucunda 630 yılında yıkıldı. Türklerin hakanı El
Kağan’dı (620-630). 626 yılında bütün olumsuzluklara rağmen
güçlü bir ordu kurdu. Çin başkenti Çang’an’ın kapılarına
dayandı. Ama J.P.Roux’nun Orta Asya eserinde aktardığına göre
(s.140), “savaşmaktansa anlaşmayı tercih” etti. Böylece bir
daha bulamayacağı fırsatı kaçırmış oldu. Çinliler
cesaretlendi. Sonuçta El Kağan yenildi. (Bu durum 1683’te
Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın Viyana önündeki davranışı ve
sonucuyla benzeşmektedir.) Zaten
içteki bölünmelerden dolayı zayıflanılmıştı. Ülkenin önemli
bir bölümü Çin’in denetimine geçti. Olayların bu yönde gelişmesinde
Çin imparatoru (imparator olmadan önceki adı Li Şımin olan)
Tay-Dzung’un (626-649) büyük bir askeri dehaya sahip olmasının
da rolü oldu. Ansiklopedilere göre, onun hükümdarlık yılları,
Çin tarihinin en şanslı dönemlerinden birisi oldu. Türkleri
yenen Çinliler, Türklerin ileri gelenlerine karşı kısmen barışçı
davrandılar. Çin, 681 yılına kadar Türk ve Moğol hükümdarlık
soyları üzerinde koruyuculuk yaptı. Bu nedenle beyler arasında büyük
bir saygınlığa erişti.
Bütün bu gelişmelerin sonunda Türklerin önderlerinin bazıları Türkçe
adlarını bırakarak Çince adlar almaya başladılar. Çinlilere
benzemeye, onlar gibi davranmaya çalıştılar. Çocuklarını Çin
kültür anlayışına göre yetiştirmeye gayret ettiler. Halk ise
kendi kabuğuna çekilmişti. Halk soyluların birkısmının bu
davranışlarına içerliyor, kaderlerine kahrediyorlardı. Önderler
olmadan hareket etmeleri ve başarılı olmaları mümkün değildi.
679 yılında, Çin kaynaklarına göre adları Wen-nu ve Fong-çi olan
iki Türk büyüğü Çin’e karşı ayaklandı. Ama sonuç alınamadı.
Halk ne yapacağını şaşırır hale geldi.(Günümüz Türkleri
arasında bir efsane isim olan Kürşat’ın, bu dönemde yaşamış
olması ihtimaldir.)
İşte bu umutsuz anda Tonyukuk ve Kutluk adında önderler imdada yetiştiler.
Bir Türk beyinin oğlu olan 25 yaşındaki Tonyukuk, Çin egemenliği
sırasında ve Çin kültürünün etkisiyle yetişmiş olmasına rağmen
bir vatanseverdi. Kutluk ise Göktürklerin kurucu sülâlesi olan Aşına
(asena) soyundandı. I. Göktürk Devleti’nin kurucu ve yöneticisi
olan bu ailenin adı, Ergenekon efsanesinden dolayı
kurt anlamına geliyordu. İki önder birlikte planlar yaptılar.
Çinlilerin etkin olmadıkları ve daha uzak bölge olan Gobi Çölü
ile Orhun ırmağı arasındaki alanda halkın içerisinden savaşçı
toplamaya başladılar. Aceleci değil, planlı hareket ettiler.
Onları eğittiler. Yakın Çin bölgelerine yaptıkları baskınlarla
silah ve levazım açısından güçlendiler. 681 yılında başlattıkları
hareketi, 687 yılında Çin’i tamamen yenerek sonuçlandırdılar.
Bu mücadeleler sırasında Tonyukuk, hakan ile halkın arasında köprü
görevi gördü. Devletin başına Tonyukuk’un da desteği ile
Kutluk Kağan geçti. İlteriş (İli yani devleti, vatanı
kurtaran, derleyip toparlayan) ünvanını aldı. Göktürkler
bağımsızlık mücadelelerine ilk başladıklarında Oğuzlar da
dahil diğer bazı Türk boylarıyla da savaşmak zorunda kaldılar.
Zaten I. Göktürk Devleti de, Oğuzları egemenlikleri altına
alabilmek için çok savaşmışlardır.
Önceden kestirilmesi mümkün olmayan bu yeniden dirilişin, halktaki
derin bir soy bilinci ile bağımsızlık tutkusunun sonucu olduğundan
kuşku duymamak gerekir. Göktürk halkının bu hareketi ile
Anadolu’daki Türk halkının Kurtuluş Savaşı arasında önemli
benzerlikler vardır. (Bu konuda kitabın Türklerin Yeniden
Dirilişi bölümünde ayrıntılı bilgi verilecektir.) Göktürklerin
kurtuluş savaşının önderlerinden Tonyukuk, Bilge Kağan’ın kızı
Po-fu-yu ile evlendi ve yeni kurulan devlette 46 yıl hizmet yaptı.
Bunun 35 yılında baş vezirlik, Kapgan Kağan döneminde (705-716)
ise yüksek mahkeme üyeliği (yargan) şeklinde oldu. Tonyukuk ülkenin
imar edilmesinde çok etkili oldu. Hakanların hatalarını örttü.
Ülkeye barış ve düzen geldi.
Nitekim Refik Özdek’in aktardığına göre (I. Cilt s85-89) Orhun Anıtlarında
şöyle denilmektedir: “...Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene
soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”.
Bilge Kağan da yazıtlarında şunları söylemektedir: “Ben,
hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden
yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir
millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik.
Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın
diye. Türk Milleti için
gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül
Tigin ile, iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş
bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe
suya düşürmedim.”
Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak
uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, tarihçiler II.
Göktürk Devleti’nin yıkılışı için “Ama bu yıkılışın
önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket
halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı.” diyerek yapılanların
önemini vurguladılar.
Aslında iki kardeşin birbirlerine destek vererek mücadele etmeleri yöneticilere
örnek olmalıdır. Türkler, iki kardeşin birlikte oldukları dönemlerde
başarı kazandılar. Avrupa Hunlarında Atilla ile Bleda, I. Göktürklerde
Bumin ile İstemi, II. Göktürklerde Bilge ile Kültigin, Büyük
Selçukluda Çağrı ile Tuğrul’un beraber olduğu dönemler
Devletlerini düzene soktukları yıllardır. Yine Osmanlı’nın
başlangıcında Orhan ile Alâaddin’in birlikte oldukları dönemde
denizi aşarak Avrupa yakasına geçmişlerdir. Ama bu
birliktelikler Bilge Kağan’ın, kardeşinin ölümünde hissettiği
gibi, içten olmalıdır. “Küçük kardeşim Kül Tigin uçmağa
vardı. Çok çok üzüldüm. Kederimden görür gözüm görmez
gibi, bilir aklım bilmez oldu. Özüm düşündüm. Zamanı Tanrı
yapar, Tanrı yaşar. Kişi oğlu hep ölümlü doğmuştur. Gözden yaş gelse hep içeri akıtarak, gönülden ağlamak gelse geri
çevirerek düşünceye daldım.”
Savaşlarda sert olan Türkler, günlük hayatlarında
kısmen tarımla ama genelde hayvancılık, madencilik, dokumacılık
ve el sanatları ile uğraştılar. Maddeten zengin olmayan Türk
halkının el sanatlarında verdiği değerli eserler, Türklerde
ileri bir kültürün varlığına işaret etmektedir. Çünkü
mimari eserler verebilmek için devletin zengin olması
gerekmektedir. Nitekim Türkler, devlet olarak zenginleştikleri her
dönemde çok güzel mimari eserler vermişlerdir. Bu konularda ayrıntılı
bilgiler, İsmail Hakkı Küpçü'nün "Tarihin Aydınlattığı
Gelecek" isimli kitabının 3. baskısının Müslüman Türklerde
Mimarlık, Bilim ve Sanat bölümünde verilecektir.
İsmail Hakkı Küpçü |