TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ
Bu konuda J.P.Roux (s.26ve231), incelemelerinin sonuçlarını
şöyle aktarıyor. "Düşmanları, Türklerin bağnaz olduklarını söylerler.
Bu, Yunanlılar ve Ermenilerin bugün hâlâ belirgin bir kötü
niyetle sürdürdükleri Türk aleyhtarı propagandanın (yanıltma
amaçlı söylev) değişmez ve en eski konularından biridir. Türklerin
tarihe geçmiş bağnazlık örnekleri, ancak, nadiren, kendiliğinden
gelişmiş olaylardır. Taocular, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Türklerin
kendilerine verdikleri ödünlerden, sağlanan kolaylıklardan
yararlanarak, kendilerini zorbalıklarını uygulamaya yetkili sandılar.
Sonunda tabii ki suçlanan Türkler oldu!"
Roux’ya göre (s.24-25) "Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını
söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü
parlak dönemler yaşatmışlardır."
Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur.
Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde
Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde
Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde
İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı,
Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey
Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde
Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta
Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri
güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.
Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik
kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla
beslemeye çalışmışlardır. Bu konuda 18. yüzyıl Osmanlı bürokratı
ve dürüst bir defterdar olan Sarı Mehmed Paşanın “Devlet Adamına
Öğütler” adlı kitabında söylediklerini kitabın Türklerin
Yeniden Dirilişleri bölümünde belirtmiştim. Zaten Osmanlılar,
Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi
necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden
daha çok hoşgörü gösteriyorlardı. (Halbuki Arap yöneticilerin
bazıları, Emeviler döneminde Müslümanlığa yeni giren ve Arap
olmayan halkların çoğuna da “acem” diyerek yabancı muamelesi
yaptılar. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’in
soyundan gelen Abbasiler ise, Emevi iktidarını devirdiler. Hayati
Ülkü’nün aktardığına göre (s.456) hırslarını alamayarak,
Emevi Halifelerinin bazılarının
mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini çıkarttırıp
topladılar ve öylece yaktılar. Ayrıca Emevilerin sembolü olan
Şam’daki Beni Ümeyye mescidini, üç ay kadar ahır olarak
kullandılar.)
Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre,
1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık
olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat
götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar
ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına
maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda
yaparlar.
Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan
halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri
eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar.
Bu konuda kitabın Müslüman Türklerde Mimarlık ve Sanat bölümünde,
önemli eserler hakkında bilgi verildiğinden, burada ayrıca
belirtmeye gerek görülmedi.
Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27):
"Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın
tersine, Türkler 'evrensellik'i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış
içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler.
Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri
olmuştur."
Ankara Savaşından (1402) sonra, Osmanlı yönetiminde
on yıl süren fetret (boşluk) dönemi oluştu. Bu dönemde Balkan
Devletleri, Osmanlı yönetiminden kurtulmak için ciddi bir
girişimde bulunmadılar. Halbuki ortam, Balkan Devletlerinin
bağımsızlığı için çok uygundu. Bu tavırda, Osmanlı Türklerinin
onlara götürdükleri düzenin ve hoşgörü anlayışının etkisi
büyüktür. Bu durum Osmanlıların getirdiklerinin Balkanlarda
mevcut olandan daha iyi olduğunu ve Balkan halklarının yeni
gelenlerden hoşnut kaldıklarını gösterir. Ayrıca Balkan
dillerindeki yorgan, döşek, kapı, pencere gibi terimlerin Türkçe’den
geçmiş olması da, Türklerin Balkanlara medeniyet götürdüklerini
göstermektedir.
Avrupa’nın o dönemlerdeki durumuyla ilgili olarak,
Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.78-79) Jaques Bonaparte
şöyle diyor: "Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih’in İstanbul’u
almasından yarım asır kadar sonra Bourbon başkumandanının çeteleri
(1527’de V.Karl yönetiminde) Roma’ya hücum ederek ele geçirmişlerdi.
Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş , ağızlarına
erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocalarının
önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir.
Bu hayvanca vahşet bir-iki gün değil , hiç kesilmeden aylarca sürmüştür."
Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in
“Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer bir çok
Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü
ve evrensel davranıyorlardı. "Eğer Türkler egemenlikleri
altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi
zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin
itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi, ve
muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu
yapmadılar." Aynı yazar devamla şöyle diyor. "Hıristiyanlar
tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke
de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından
kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce
bulabildiklerini görüyoruz."
Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle
sürdürür: "Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan
kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler
yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun,
engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının
var olmadığı tek ülke olduğu kesindir."
Gerçekten de Avrupa’nın bir bölümü bu haldeydi.
1850'li yılarda hâlâ kadınların içinde şeytan olduğu iddiasıyla
yakılmaları sürüyordu. Bugün Batı, başka ülkelerden normal
ya da kaçarak gelen, siyasi veya inançlarından dolayı baskı gördüklerini
söyleyenlere kucak açmaktadır. Ancak, bu yardımların bir kısmının
gerçek bir insanlık düşüncesiyle yapıldığı şüphelidir.
Gelen bu insanların içlerinden seçtiklerini, geldikleri ülkelerine
karşı bir devirme ya da başkaldırı yapabilmeleri için
desteklemektedirler.
J.
Baudrillard’ın arka kapak yazısında da belirttiği gibi bugün, geri
kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan
hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır.
Bu ülkeler, inancı ister sosyalist, ister ırkçı faşist, ister
Ayetullah Humeyni gibi dini olsun, herkesi barındırıp, kimini de
yetiştirip geldikleri ülkelerine göndermektedir. İnsan hakları
evrensel beyannamesini yayınlayan
Batılıların yönetimindeki Avustralya Kıtasındaki
yerlilere, henüz 1995 yılında, lütfen vatandaşlık hakkı
verilmesi beyannameye aykırı davrandıklarını gösterir. Bundan
on beş yıl öncesinde, Güney Afrika Devleti’ni yöneten
beyazlar ise, zencileri yok sayıyorlardı. Dört yüz yıl sonra
bile, zencilerin seçimlere katılamayacağını, yönetici
olamayacağını söylüyorlardı. Malesef hiçbir Batılı ülke bu
yöneticilere, ciddi bir baskı uygulamıyordu.
Türkiye’yi ilgilendiren konularda ise, Avrupalı
bir kısım yöneticinin tavrı yine yukarıdaki gibidir. Avrupalı çocukları da zehirleyen eroin kaçakçılıklarına
rağmen, PKK terör örgütünü,
bazen sessiz kalarak, bazen yardım ederek desteklediler.
Bilindiği gibi PKK ile mücadele, Türkiye’nin ekonomik bunalım
ortamına girmesini hızlandırmıştır. PKK ile yetinmeyen bazı
Avrupalılar, bağnaz dini gurupları dahi, Türkiye’ye karşı
ileride işlerine yarayabileceği düşüncesiyle desteklemeye ya da
bu gurupların faaliyetleri karşısında sessiz kalmaya devam
etmektedir.
Başka ülkelere insancıl davranmalarını öğütleyen
Avrupalı yöneticiler, İRA, ETA gibi örgütlere aynı hoşgörüyü
göstermemektedir. Baader Mainhopf
çetesinin ileri gelenlerinin başlarına gelenler
bilinmektedir. Alman derin devleti tarafından, kısa süre içerisinde
intihar süsleri verilerek, yok edilmeleri şüphesi unutulmamıştır.
Bu uygulama göstermektedir ki, PKK gibi bir örgüt Almanya’ya
karşı mücadele etseydi, Almanya’da ne bir üyesi ne de
sempatizanlarının barınmaları çok zor olurdu.
Günümüzde Avrupa’da yaşayan Müslüman
bayanlara, başörtüsü konusunda izin verilmektedir. Ancak bu
uygulama insanları yanıltmamalıdır. Çok az sayıda olan Müslümanlara
hoşgörülü davranmalarının nedeni devlet düzenini tehdit
edecek boyutta olmamalarıdır. Yoksa, ister Müslüman isterse Hıristiyan
olsun, Avrupa’nın içerisinden çıkacak benzer guruplar sistemi
tehdit ederse, Batının çok sert davranacağını geçmiş olaylar
göstermiştir. Bunu ABD güvenlik güçlerinin, bir tarikat
merkezini ablukaya alması sonucu, 72 kişinin yanarak ölmesiyle dünya
gördü.
Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu 500 yıldan
fazla Balkanlarda hüküm sürdü. Osmanlılar buraları terk
ettikten sonra, sanki bunca yüz yıl hiçbir şey değişmemiş,
sadece bir rüyadan uyanılmış gibiydi. Hattâ kendi başlarına
yapamayacakları bir çok gelişmeler de, rüyalarında iken gerçekleşmiş
olarak.
Bu konuları Cemil Meriç şöyle
yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını
seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkâr
eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için
fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün
insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel
kemiğidir.”
Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme döneminde
devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki
Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları
ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere
dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre
(s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla
ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden
kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin
değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar,
yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı.
Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.
Gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de
ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da
yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer
devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama, pes etmediler. Dünyada eşi
benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi
sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri
altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete
başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama
kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara
kötü davranmadılar.
Osmanlı’nın gerilediği dönemde Avrupa’da iki
imparatorluk daha vardı: Avusturya-Macaristan ve İngiltere. Bu ikisi de, yıkıldıkları son savaşlara
kadar, hep imparatorluklarındaki diğer milletleri savaşa sürdüler.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bütünüyle bakıldığında,
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik gerileme vardı.
Ancak dikkatle incelendiğinde, P. Kennedy’nin kanaat olarak
aktardığına göre (s.252), Viyana civarı ve Bohemya bölgesi
gibi öz ülkelerinde, ekonomik gelişme söz konusuydu. Demek ki, Avrupalı İmparatorluklar
egemenliklerindeki başka halkları sömürerek, artık değerleri
kendi öz ülkelerine taşıyorlardı.
İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu
kurarak müstemlekelerini
sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek
çok az eser bıraktılar. Halbuki, Türkler egemenlikleri altındakileri
de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar,
ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ
çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının
tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için
kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı.
Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı.
Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri
rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler.
"Türklerin hatası" olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar
ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in
yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı
dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının
ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakarlık
yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır,
Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.
Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in
"Revue du Monde Musulman" dergisinin Aralık 1906 sayısından
aktardıkları (s.79): "Fatih bir millet olan Türkler
idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış,
onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için,
Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak
bir şans olmuştur. Zira, aksi taktirde bugün Rumen milleti diye
bir millet olmayacaktı." Nitekim Karadeniz’in kuzeyi bir Türk
yurdu iken, Rusların egemenliğine geçtikten sonra bölgede Türk
kalmadı.
Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer
bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan
Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans
olmuştur. Ermeniler ve Rumlar, Osmanlı yönetiminde Türk tebaadan
daha rahat yaşadılar. (Kazan Hanlığının başkenti Kazan’da
bile ayrı bir Ermeni mahallesi vardı.).
Kürtler ise, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri
sayesinde ayakta kalabilmişlerdir denilebilir.
Değil devletleri, beylikleri bile olmayan Kürtlerin Ermeniler,
Farslar ve Araplar arasında benliklerini koruyarak yaşayabilmeleri
pek mümkün olmayabilirdi. Türkler sayesinde hayatta kaldıkları
gibi, kendi başlarına ulaşmaları mümkün görünmeyen bir
medeniyet içerisinde yaşadıkları söylenebilir. Nitekim Türklerin
Ortadoğu bölgesindeki egemenlikleri son bulunca sıkıntı başlamıştır.
Bugün Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, en kaliteli petrole sahip
bir devlet olan Irak’ta yaşayan Kürtler arasındaki yaşam
kalitesi farkı bile, tek başına yukarıdaki iddiayı doğrular.
Benzer konumdaki Ermeniler, 1895’te ilk büyük
isyanlarını gerçekleştirdiler. Yurt dışında kurdukları Hınçak
ve Taşnak gibi terör örgütleri Osmanlı egemenlik alanında
faaliyetlere başladı. Bu terör örgütleri dış destekle
silahlandılar. Türk ve Kürt köylerini basmaya ve insanları öldürmeye
başladılar. Amaçları hayallerindeki büyük Ermenistan’ı
kurabilmek için bölge halkını o yöreden sürmekti.
Sonra I. Dünya Savaşı sırasında düşmanlarla işbirliği
yaptılar. Rus ordusuna kayıt yaptırdılar ve Türklere karşı
savaştılar. Ermeniler, bölgedeki silahsız Türk ve Kürt köylerini
basmaya devam ettiler. Osmanlı arşivlerine göre Ermeniler,
500.000 den fazla insanı vahşice katlettiler. Kendilerini korumak
için silahlanan Türk ve bilhassa Kürt köyleri de Ermenilere karşılık
verdiler. İhanet derecesindeki bu davranışlarına rağmen
Ermeniler, Osmanlı yönetimi tarafından korunmaya çalışıldı.
Savaş bölgesinden ülkenin daha rahat yörelerine aktarıldılar.
Batı Anadolu ve İstanbul’daki Ermeniler yerlerinde kaldı. Bu
yer değiştirme sırasında güvenlik açısından tren istasyonları
ve demiryolları kullanıldı. Askerlerin çoğunun cephede olması
sebebiyle Türk ordusunun yetişemediği bazı yörelerde,
Ermenilerden çok eziyet gömüş olan Türk ve Kürt halklarından
onlara saldıranlar oldu. Halklar arasındaki bu çatışmalarda her
taraftan da çok sayıda insan öldü. Türk ordusu, I. Dünya Savaşının
yoğunluğu içerisinde bu çatışmaları önledi. Göç
kafilelerine saldıranları yakalayarak mahkeme etti. Bunlardan
yaklaşık 3.000 kişiyi idam dahil çeşitli cezalara çarptırdı.
Olayların yaşandığı tarihler dünyada hastalıkların
etkili olduğu yıllardı. Nitekim Atatürk Tarih Kurumu’nun
rakamlarına göre, 1914-1918 arasında Osmanlı ordusunun mensuplarından
401.859’u, hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmiştir.
Tiflis’e göç eden Ermenilerin başına gelenler ise daha kötüdür.
Tiflis o dönemde Rusların işgalindedir. Ermenilere yardıma giden
ABD misyoner derneklerinin rakamlarına göre Tiflis’te 350.000
Ermeni göçmen vardır. Ama hastalıklardan dolayı bunun
258.000’i Tiflis’te hayatını kaybetmiştir. Halbuki bugünkü
Suriye sınırları içerisine göç ettirilen Ermenilere Osmanlılar,
çok güzel işleyen bir tedarik düzeniyle
iyi bakmışlardı. Yiyeceklerini, sağlıklarını temin için
ABD büyükelçilerini bile şaşırtan organizasyonlar yapmışlardı.
Ziraatçilik yapmaları için tohumluklar bile verilmişti.
Dünya Savaşından sonra Fransızlar ve İngilizler
Suriye’ye yerleştiler. Ellerinde her imkân vardı. Türklerin
Ermenilere karşı yaptığı en küçük bir yanlışı göremediler.
Olayların canlı şahitleri hayatta olmasına rağmen, Türkleri
yargılayabilecek hiçbir hata bulamadılar.
Yine savaş sonunda galipler İstanbul’u işgal etmişlerdi.
Osmanlı’nın bütün arşivleri ellerindeydi. Yaklaşık
140 İttihat ve Terakki partili Türk önderini tutuklayarak,
Malta’da hapse attılar. Ermeni olaylarını araştırdılar. Ama
mahkeme açabilecek küçük bir delil bile bulamadılar. Herşey ellerinde iken yapabilecek birşey bulamayanların,
80 yıl sonra konuyu tekrar gündeme getirmelerinin tek açıklaması
siyasi sebepler olabilir.
Rumlar ise Türklerin Kurtuluş Savaşında, Türklere
karşı düşmanlarla birlik olup savaştılar. Rumlar, Cumhuriyetle
birlikte Yunanistan’daki Türklerle takas edildiler. İki taraf da
karşılıklı olarak ve anlaşarak göç ettiler. Anadolu’dan
150.000 Rum göç ederken Türkiye’ye 400.000 Türk göç etti. Kürtler
ise Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, vergi vermediler ve
askere alınmadılar. II. Abdülhamit dönemindeki Kürt Hamidiye
Alaylarına askeri birlikler denilemez. I. Dünya Savaşı sırasındaki
olayları Şevket Süreyya Aydemir’den öğreniyoruz.
Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının
bildiğini düşünürlerdi.
İbrahim
Kafesoğlu'nun
G.Feher'den ve V.Beşevliev'den ayrı ayrı aktardığına göre
(s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin
hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret
etmektedir. " Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir.
Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için
çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı
biliyor." Bu nedenle Türkler, yönetimleri
altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi
güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin
yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.
TÜRKİYE
CUMHURİYETİ’NDE HOŞGÖRÜ
Türklerin hoşgörülülüklerinin evrenselliği süreklidir.
Bazılarının ileri sürdükleri gibi, imparatorluk zamanında diğer
milletleri yönetebilmek için, zorunlu olarak uyguladıkları bir
yol değildir. Bunu anlamak için imparatorluk sonrası Türkiye
Cumhuriyeti’ndeki olaylara bakmak yeterlidir.
Ermeni terör örgütü ASALA, 1970'li yıllarda Türk
Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında,
genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler
önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde,
ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki
Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin
Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi
bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını
sürdürdüler.
Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve
bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak
silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor.
Bebekler dahil, on binlerce masum insan öldü. Onbinlercesi de
sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı.
Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin
bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para
ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık
bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam
ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı.
Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı
Kürtler dahil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az
iki katına çıkması doğaldı.
İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk
Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki
Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş
adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt
bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi.
Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin
oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla,
TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt
milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri
üzerine cezalandırılmaları, bu gerçekleri örtemez.
Bütün bunlar da gösteriyor
ki Kürtler, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde, varlıklarından
daha çok etkililer.
Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin PKK olayına bakışı,
Osmanlı yöneticilerinin “Celâli İsyanları”na bakışı ile
aynıdır. Hadise ayrımcılık olarak değil, devlet düzenine başkaldırı
olarak değerlendirilmektedir. Çünkü PKK, başlangıçta terör
eylemlerini Kürt kökenli insanlara yöneltmişti. Eğer Türkiye Devleti, olaya devlete başkaldırı olarak bakmayarak, vatandaşlarının hukukunu korumaya kalkışmasaydı,
bugün Kürtler birbirleriyle çarpışıyor olurdu.
Türklerdeki hoşgörü anlayışı bireylerin yaşantılarının
hemen her alanında kendini gösterir. Halk, insanların yaptıkları
hatalara, yöneticilerin yanlışlarına, iş sırasındaki aksaklıklara,
sıkça da olsa izin istemelere vb. disiplinsiz davranışlara karşı
hep hoşgörülüdür. Bu nedenle iş hayatında, bir Türkün
idaresinde çalışan diğer bir Türk’ten, Almanlardaki iş
disiplinini beklemek yanlış olur. Halbuki Türkler, başka
milliyetlerin yönetiminde ciddi ve disiplinli çalışırlar. Ama
kendileri gibi hoşgörülü davranan ve “hayır” diyemeyen Türk
yöneticilerin yönetiminde aynı disiplini gösteremeyebilirler.
Hoşgörü anlayışları disipline edilemediği zamanlarda Türkler, düzensiz
ve idare edilemez bir konuma girebilirler.
Türklerdeki hoşgörü ile üste kesin itaat duygusunu birlikte yürütmek
gerekir.
Türkler, genel anlayış olarak kendilerinden destek,
yardım, iş gibi istekleri olan mağdurlara karşı "hayır"
diyemezler. Bu davranışları hoşgörülüğün bir sonucudur. Bir
Türk, hiç tanımadığı bir insanı mağdur görürse, "hayır"
diyemez. Yapısını bildiği, hatırını kıramayacağı bir kişi
için, hiç menfaati olmadan destek verebilir. Hattâ bu durum, özel
sektör için de geçerlidir. Türkiye’de sıkıntıya giren, ya
da batan özel işyerlerinin batmalarının bir sebebi de, "hayır"
diyememeleridir.
Ancak günümüzde devlet bürokrasisinin yapısı,
yeni bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Normalde hayır
diyemeyen anlayışın yerini, herşeye hayır diyen bir bürokratik
tutum almak üzeredir. Türklerin hoşgörü anlayışlarına
ters olan bu davranışların sürmesi, gelecek için tehlikelidir.
Türklerin "hayır" dedikleri ve hoşgörü göstermedikleri konular da
vardır. Vatanlarına ve namuslarına uzanan bir tehlike
sezdikleri zaman, cevapları kesin olarak "hayır" olur. Kendilerine herhangi bir konuda hoşlanmadıkları
bir baskı geldiği zamanlarda da, çoğunlukla "hayır"
derler. Vatan ve namusları tehlikeye girince hemen harekete geçerler.
Başka bir konuda baskı geldiğinde ise “hayır” demek için
ortamını buluncaya kadar beklerler.
Türkler,
kurdukları imparatorluklarda halkların bir arada barış içerisinde
yaşayabileceğinin örneğini dünyaya verdiler. Sahip oldukları yöneticilik
özellikleri ile en bunalımlı bölgeleri en az sorunla yönettiler. Türklerin
uyguladıkları ve uygarlığa kazandırdıkları bu yönetim anlayışına,
bugünkü dünya daha çok ihtiyaç hissetmektedir. İsmail Hakkı Küpçü |