YAVUZ
SULTAN SELİM DÖNEMİ VE SONRASI
1.
Orta Asya ile Anadolu arasındaki geçişin
kapanması
2.
Hilafetin İstanbul’a getirilmesiyle devletin, Türk
tebaa üzerinde dini, bir baskı unsuruna dönüştürmesi
3.
Osmanlı sultanlarının aynı zamanda Halife
olmanın vicdani baskısı altına girmeleri
Avrupalılar, 1492 mucizesi ile sömürecekleri yeni zayıf
düşmanlar bulmuşlardı. Bazen birbirlerinin mallarına el
koysalar da, topluca zenginleşmeye çalışıyorlardı. Avrupalıların
zenginleşmek için plânlar yaptıkları bu yıllar ise, Türklerin
soydaşlarından kopmaya başladıkları dönem oldu.
1500’lü yılların başlarında gelişen bazı olaylar,
Horasan’dan Anadolu’ya yapılan göçlerin sona ermesine neden
oldu. Bu hadiseler aynı zamanda, Anadolu’nun iç bölgesindeki
halkla, İstanbul’daki yönetimin arasının açılmasına da
sebep oldu.
Olaylar zinciri Şah İsmail ile başladı. Şah İsmail, Sünni
bir Müslüman olan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kızının
oğludur. Babası, İsmail iki yaşında iken öldü. Bir süre
kardeşleri ile beraber hapis hayatı yaşadı. Kardeşleri öldürüldükten
sonra Babası Şeyh Haydar’ın şeyhliği kendisine geçti. 13 yaşına
kadar Lacihan’da Mirza Ali’nin sarayında kaldı. Sonra babasının
dostlarını toplayıp başlarına geçti. Önce, babası Haydar’ın
Akkoyunluların damadı iken, aileden dışlanmasının intikamını
almak istedi. Türkleri birbirine düşürmek isteyen Farsların da
desteğiyle 1502'de, Uzun Hasan’ın torunu Elvend Hanı
(1498-1504) yendiğinde henüz ondört yaşındaydı. Tebriz’i, Bağdat’ı
fethetti. 1509’da Bakü’yü aldı. Gerek fethettiği yerlerde
gerekse komşularında kendine taraftar bulabilmek için, din
konusunda yeni bir yol olarak Şiiliği seçti. Bir taraftan Doğu
Anadolu’daki Türkler arasında, Şiiliği yaymaya çalıştı. Diğer
taraftan, doğu sınırındaki Sünni olan Özbek Türkleriyle
(Timurluların devamı sayılırlar) savaştı. Özbeklerin
Horasan’a girmeleri üzerine Şah İsmail, 1510 yılında Muhammed
Şaybani yönetimindeki Özbekleri Merv’deki savaşta kesin olarak
yendi.
DOĞU TÜRKLÜĞÜ
İLE BATI TÜRKLÜĞÜ AYRILIYOR
1510 yılında esir ettiği Muhammed Şaybani’nin cesedini
Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e gönderdi. Bu olaydan bir yıl
sonra 1511 de Antalya’da Şahkulu Tekelü Baba isyanı başladı.
Şahkulu, Teke’de (Antalya) doğmuştu. Kendisi, Şah İsmail’in
babası Şeyh Haydar’ın halifelerinden Hasan Halife’nin oğluydu.
Erdebil’de Şii inançları doğrultusunda öğrenim gördükten
sonra Teke’ye döndü. Erdebil Tekkesi, Bizans’ı yıkan Osmanlı
sülâlesinin devşirmelere önem verdiğini, Türklere ise baskı
yaptığını düşünüyordu. Bu durumu, Ehl-i Beyt’e yapılanlarla
özdeşleştirenler bile vardı. Bu duygularla geri dönen Şahkulu,
Padişah II. Bayezid’in oğulları arasındaki 1510’da başlayan
taht kavgalarından faydalandı. Kurduğu Şii taraftarı ordusuyla
isyan başlattı. Çok kanlı mücadeleler oldu. Bazı kaynaklara göre
50.000 insan öldü. Sonunda Ağustos 1511 de Şahkulu öldürüldü
ve isyan bastırıldı.
Bütün bu olaylar Türkler arasına Sünni-Şii ayrımının
girmesine yol açtı. Sonuçta Horasan’dan Anadolu’ya göçler bıçak
gibi kesildi. Merv’deki bu savaş, Türk
tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturdu. Türk dünyası
fiilen ve fikren bölündü.
Bu sırada şehzade Selim
(Yavuz Sultan Selim), daha önce hiçbir şehzadenin yöneticilik
yapmadığı Trabzon’da bulunuyordu. Şah İsmail’in gelişmesini,
Doğu Anadolu’daki Türklerin, Osmanlı’dan soğuyup neredeyse
tersine göçe başlamalarını gözlüyordu. Şahkulu isyanının
şiddetini görünce daha fazla dayanamadı. Zaten kardeşleri de
padişah olmak için mücadele başlatmışlardı. Babasına bir hal
olursa en uzaktaki şehzade kendisiydi. Gürcistan’a yaptığı
seferlerle ün kazanmıştı. Devletin başına geçip, bu olanlara
dur demek istiyordu. Harekete geçti. Kırım hanı olan kayınpederi
I.Mengli Giray’dan aldığı yardımla Edirne’ye geldi. Yeniçerilerin
yardımıyla (Yenibahçe Ayaklanması) babasını tahtan indirdi,
yerine geçti (1512).
Sonra yönünü Doğuya çevirdi. Muhtemelen Doğuda birliği
sağlamadan, Horasan ile bağı sürdürmeden, Batıya doğru
ilerlemenin sonuçsuz kalacağını düşünmüş olabilir. Yavuz,
Çaldıran’da 1514 yılında Şah İsmail’i yendi. Şah
Tebriz’den gerilere çekildi. Yavuz Tebriz’de sadece 9 gün kaldı.
Robert Mantran’a göre, bu duruma Yeniçerilerin Tebriz’de kışı
geçirmek istememeleri sebep oldu. Yavuz, Mısır’a doğru yola çıktı.
Şah İsmail geri döndü, ama utancından eve kapandı ve ordusunun
başına bir daha geçmedi. Yiğit
bir insan olan Şah İsmail, gençliğinin verdiği iktidar
hırsıyla hereket etmiş oldu. Türk Dünyasının arasına,
çözülmesi çok zor sorunlar bıraktı. 1524 yılında 36 yaşında
iken evinde öldü. Ama kurduğu Safevi Türk Devleti gelişerek
devam etti.
Osmanlılar, Safevileri tamamen yıkamayınca Horasan’dan
göçlerin engellenmesi sürdü. İran Türkleri ile de irtibat en
aza indi. Bugünkü İran-Türkiye sınırı 1555 Amasya antlaşmasından
sonra hemen hemen hiç değişmedi. Özdemiroğlu Osman Paşa
(1527-1585) zamanında bazı küçük değişiklikler oldu. Paşa
1585’de Tebriz’e girdi. Ancak ilk Cuma namazını kıldırdıktan
hemen sonra hastalandı ve geri dönerken yolda öldü. Bu zamansız
ölüm hem Tebriz’in terk edilmesine hem de Astrahan Hanlığına
ciddi yardım edilememesine neden oldu. Daha sonraki 1639 Kasr-ı Şirin
antlaşması sınırlarla ilgili son antlaşmadır ve 1555’e
uygundur.
HİLAFETİN İSTANBUL’A GELMESİ
Yavuz Sultan Selim, 1517’de halifenin yaşadığı bölge
olan Mısır’ı Memluk Türklerinden aldı. Yılmaz Öztuna’nın
aktardığına göre, dönerken Halife III. Mütevekkil Ala’llah,
amcasının oğlu Ebu Bekir ve Ahmed, damadı Nasri Muhammed ve El-Ezher
Üniversitesi (Bu medrese hakkında İstanbul’un Fethi makalesinde
bilgi verilmişti.) hocalarından bir kısmını, kendisiyle
birlikte İstanbul’a getirdi. İstanbul’daki din bilginleri ile
yeni gelenler arasında dini konularda tartışmalar başladı. Böylece,
Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren, üst görevlerdeki Türklerin
Müslümanlığa bakışı değişmeye başladı. Bu değişiklik öncelikle
şer-i hukuk ve örf-i hukuk konularında kendini gösterdi. Hukuk
sistemi yeniden düzenlenmeye başlandı.
Bu dönemde şeyhülislam Hoca Sadeddin Efendi, Türklerin
tarihini Osmanoğlu ile başlatan kitabını, belki de, bu etkilerle
yazdı. Devşirme paşalardan Lütfi Paşa (1488-1563), yazdığı
Tevarih-i Al-i Osman isimli kitabında; gaza yoluyla dini yaymak,
savunmak ve korumak şartlarını yerine getirdiği için
Kanuni’yi "asrın imamı" olarak tanımlıyordu.
Ekmeleddin İhsanoğlu’na göre bunun iki sebebi vardı.
Birincisi, gaza yoluyla dini yaymak, müdafaa ve muhafaza etmekti.
İkinci sebep ise bir önceki paragrafta anlatılanlardı. Yani,
uygulamalarda şer’i hukuk prensiplerine daha sıkı bir şekilde
dikkat etmelerine ve örfi hukukun, mali düzenlemelerin, şer’i
hukuk çerçevesinde izahını bulmasıydı.
Halbuki Kanuni döneminde (1520-1566), Osmanlı sınırları
içerisindeki ve civarındaki milletlerden Müslümanlığı kabul
eden olmadı. Yani din yayılmıyor, sadece Müslümanlar geniş
alanlara yayılıyorlardı. Kanuni ayrıca, kendi soydaşı ve bağımlıları
olan Kırım ve Kazan Türklerinin, 1525’ten itibaren yaptıkları
imdat çağrılarına kayıtsız kaldı. Bu durum Rusların güçlenmesine
ve Türklere en çok soykırım uygulayan devlet olmasına zemin hazırladı.
Ruslar,
Kanuni döneminde Moskova’dan çıkarak Hazar denizine ulaştılar. Tabii bu durumun tek sebebi Kanuni’nin davranışları
değildir. Zaten bu konuda Altınordu Devleti’nin Öncesi ve
Sonrası makalesinde daha geniş bilgi verildi.
Osmanlı’da eğitim önce sübyan okullarında verilirdi.
Bu okul, ilk öğretim niteliğinde idi. Tekke ve zaviyeler ise daha
çok halk okulu vasfındaydı. Acemi oğlanı, yeniçerilerin eğitildiği
özel amaçlı bir kurumdu. Enderun ise daha çok devşirmelere yönelik,
devlet yöneticisi yetiştiren özellikli bir okuldu. Burada devşirmeler
çok sıkı bir eğitim ve öğretime tabi tutulurdu. Padişaha bağlılıklarını
pekiştirmek için de padişahın kişisel hizmetlerinde yetiştirilirlerdi.
Bu hizmetlerde başarılı görülenler yönetime getirilirlerdi.
Medreseler ise en yüksek eğitim veren kurumlardı.
Fatih’in kurduğu Sahnı Seman Medreselerinde, dini bilgilerin yanında
hukuk ve edebiyat öğretilirdi. Kanuni Sultan Süleyman da İstanbul’da
kendi adıyla anılan medrese açtırdı. Bu medresede ise daha çok
tıp ve matematik derslerine ağırlık verildi.
Buradan da anlaşılacağı gibi, gerek Gazali’nin etkisi
ve gerekse Hilafetin İstanbul’a getirilmesi bile, padişahlar güçlü
olunca Türkleri pozitif ilimlerden yeterince ayıramamıştı.
Ancak Kanuni’den sonra padişahlar güçsüzleşince, devşirme yöneticiler
ve sofu ulemanın etkisi gittikçe arttı.
Doğrudan medreselere karışamayacaklarını düşünen bu
guruplar, hedef olarak döneminin en büyük rasathanesini seçtiler.
1580 yılında bir bahane buldular. (Bazı tarihçiler 1585 olarak
bahsederler). İstanbul’da veba salgını başlamıştı. Yeniçeriler,
bu salgının rasathaneden yayıldığını söylediler. Kimi tarihçilere
göre de, rasathanedeki teleskoplarla melekleri seyrediyorlar diye
bahane ettiler. Hangi saçma
sebeple olursa olsun, sonunda yeniçeriler rasathaneyi yerle bir
ettiler.
Bu dönemde padişah olan III. Murat (1574-1595) ise,
bunlarla ilgilenecek durumda değildi. Osmanlı İmparatorluğu,
onun zamanında en geniş sınırlarına erişmesine rağmen, gözü
kadınlarda idi. Zaten ülkeyi, eşi Venedikli Safiye Sultan idare
ediyor gibiydi. Refik Özdek’in aktardığına göre (cilt III,
s.570), III. Murat ise toplam 41 kadından, tam 130 çocuk
sahibi oldu. Bu çocukların çoğu kendi sağlığında
öldü. Geriye 19 erkek ile 26 kadar kız çocuk kaldı. Yerine
tahta çıkan III. Mehmet (1595-1603), "Nizam-ı Alem içün"
kalan erkekleri boğdurttu. Annesi Safiye Sultan ise ülkeyi idare
etmeyi sürdürdü.
Dolayısıyla III. Murat ve haleflerinin birçoğu, yeniçerilerle
uğraşabilecek durumda değillerdi. Diğer taraftan padişahların
kız çocukların çokluğu da, sistemi bozan diğer bir etkendi.
Osmanlının ilk dönemlerinde, güçlü padişahlar varken zaten az
sayıda olan damatlar sorun olmuyorlardı. Ayrıca damatlara devlet
ile ilgili haklar verilmiyordu. (Kanuni’nin damadı Rüstem Paşayı
sadrazam yapması hariç) Ancak, padişahlar güçsüzleştikçe
anlayış da değişmeye başladı. Bu kadar damada ve damadın çevresine,
iş bulmaya veya kolaylıklar sağlanmaya çalışılır oldu. Onları
kayırmak zorunluluğunun, damatların çocukları ve torunlarına
bile intikal ettiği düşünülünce, devletin gerilemesi daha iyi
anlaşılmaktadır . (Günümüz demokrasilerinde ise, yöneticilerin
herhangi bir yakınının yolsuzluğu bile halkı hemen kızdırmaktadır.)
Devşirmeler,
sofu ulema ve yeniçeriler bundan böyle menfaat birliklerini artırdılar. Başlarında artık güçlü padişah istemiyorlardı. Bu
nedenle şehzadelerin yetiştirilmesinin sisteminin değiştirilmesinde
etkili oldular. Önceleri Osmanlı şehzadeleri, eğitim ve öğretimleri
lalaların denetiminde valiliklerde bulunarak yetiştirilirlerdi.
Yukarıda saydığımız gurup bu uygulamayı terk ettirerek, şehzadelerin
saraya hapsedilmelerini sağlayacak planlar uyguladılar. Şehzadelerin
eğitimleriyle de ciddi ilgilenmediler. Bazı şehzadelerin okuma
yazmayı bile cariyelerinden öğrendikleri söylenir. Saraya
hapsedilen şehzadelerin, ölüm korkusundan ruhsal dengeleri
bozuluyordu. Bu ruh haliyle padişah olanlar, diğer taraftan devletin
bekası için kardeşlerini öldürmek zorunda da kaldıklarından
vicdanen sıkıntıya düşüyorlardı. Dolayısıyla yukarıda
bahsedilen üç gurubun oyuncağı oluyorlardı.
Bu gurupların etkisiyle 16. yüzyılın sonundan itibaren
medreselerde dini bilgilerin dışındaki mevzular, ders konuları
olmaktan çıkarılmaya başladı. Hattâ bir süre sonra, tasavvuf
dersleri bile kaldırıldı. Sadece fıkıh ve kelâm dersleri
okutulur oldu. Ancak bazı medreselerde, matematik okutulmaya devam
edildi. Bu uygulamaların sonucunda Medrese
sistemi çökmeye başladı. Yerine yeni kurum koyma arayışı
da engelledi. Yeni eğitim kurumları, uzun bir süre sonra sadece
askeri alanda açılabildi.
II. Mahmut döneminde 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldı.
Tarihe “Vakayi Hayriye” olarak geçen bu olaydan sonra, üst görevlere
daha çok Türkler getirilmeye başlandı. Bu durum etkisini yeni eğitim-öğretim
kurumlarının kurulması şeklinde gösterdi. 1827 de Mektebi Tıbbiye,
1834 yılında Mektebi Harbiye, 1836’da Müzikayı Hümayun
Mektepleri açıldı. Tercüme odasına Rumların yerine Türk ve İslâm
memurlar alınmaya başlandı. İstanbul’da ilk öğretim mecburi
oldu. Memur yetiştirmek için çeşitli okullar kuruldu. İlkokuldan
sonra bugünkü orta okul yerine geçen “rüştiye”ler açıldı.
Kız çocukları için rüştiye 1858 de ilk kez İstanbul’da
açıldı. Lise ayarındaki “idadi”lerin ilki olan Galatasaray
Sultanisi 1868’de açıldı. Osmanlı’da eğitim teşkilatı en hızlı gelişmesini,
II. Abdülhamit döneminde gerçekleştirdi.
İlk üniversite olan Darülfünun ise 1900 yılında açıldı. Haçlı
seferleri sırasında Avrupalılar, Türklerde gördükleri eğitim
sistemini ülkelerinde uygulayarak Hıristiyanlığın bağnazlığından
kurtulmuşlardı. Şimdi ise Hıristiyanlara örnek olan eğitim
sistemlerini terk eden Türkler, Avrupa’dan aldıkları eğitim
sistemini uygulayarak ilerlemeye çalışıyorlardı.
Hilafetin İstanbul’a gelmesinden sonra Türklerin anlayışlarındaki
değişiklikler hayatın hemen her alanında gerçekleşti. Türklerin
ticari anlayışlarındaki, kadına bakışlarındaki, sanatla
ilgili düşüncelerindeki, zamana uyarak devletlerini ve gelişmelerini
sürdürmedeki ve Türkçedeki değişmeler diğer bazı makalelerde
kısaca inceleneceğinden burada bahsedilmeyecektir.
İsmail Hakkı Küpçü |