Yazılarımın Türklerin özellikleri bölümünde
anlatılanlar, fertlerin genel yapıları olmakla beraber, her
bireyin sahip olduğu özellikler değildir. Ayrıca insanlar fert
olarak bile; tek başına iken farklı, toplum içindeyken farklı
özellikler gösterebilirler. Bazen aynı topluluk farklı
ortamlarda birbirinden değişik davranabilir.
Bu bölümde bahsedilenler, toplum içindeki çeşitli
kesimlerden oluşan gurupların, benzer olaylarda açığa vurdukları
özelliklerindeki ortak noktalardır. Bu özelliklerin tamamı, bütün
Türk boylarında ve kişilerde ortaktır diye bir iddiada
bulunulamaz. Ancak tarih, bizim bazı genellemeler yapmamıza izin
vermektedir.
Wess Roberts’in yazdığı Atilla’nın
liderlik sırları kitabında; Hun Türkleri’nin lideri şöyle söyler
(s.136): “Hiç kimse, bir Hun’un kendisi için yapmadığını
onun adına yapamaz.” O halde milletler kendi varlıklarını
ve özelliklerini ciddiyetle irdelemelidir. Sistemlerini de bu
verilerin ışığında kurmalıdır. Bir milleti, yine ve ancak
kendisi kalkındırabilir. Nitekim Türkler, tarih boyunca
medeniyetlerini kendi gayretleriyle kurmuşlardır. Türklerdeki
yüksek onur özelliği milletler arenasında geride kalmaya
tepki verecektir.
Türkler, en zayıf oldukları son iki yüz yıldır,
yüzlerini daha gelişmiş olan Batıya çevirmişlerdir. Ama destek
yerine çoğunlukla köstek görmüşlerdir. Buna rağmen Türkler,
gelişmelerini sürdürmektedirler. Çünkü Türklerin “maddi
ve manevi sağlamlık” özellikleri, yokluklara sabredip mücadelelerini
sürdürerek gelişmelerinde etkili olmaktadır.
Sistemleri kurarken Atilla’nın şu sözlerine
de dikkat edilmelidir: “Hunlar için iyi olan her şey kavim
ve ulus için de iyi olmalıdır. Aynı şekilde, kavim ve ulus için
iyi olan da bir Hun için iyi olmalıdır. Yoksa insanlarımızı
Romalılara kaptırırız.” Gerçekten de, W. Roberts’in
aktardığı (s.81) Atilla’nın söylediği düşünülen bu sözler,
sistemleri tartışırken üzerinde durulacak çok önemli bir
olgudur. Türklerdeki “zamana ve şartlara uyarak devletlerini
sürdürme” geleneğinin temelinde yukarıdaki düşünce vardır.
Bireyi maddeten zenginleştirmeyi hedefleyen Adam
Smith’in düşüncelerinin de, Marx’ın “toplumla gelecek
kurtuluşu” savunan fikirlerinin de, sorunları çözmeye yararı
olmadığı artık anlaşıldı. Hattâ bu düşünceler,
milyonlarca insanın daha fazla acı çekmesine ve mutsuz olmasına
neden oldu. Adam Smith ve Marx’ın fikirlerindeki en önemli
eksiklik, tek yönlü olmalarıdır. Ya sadece bireyi hedef almışlar,
ya da yalnızca toplumsal eşitliği sağlamayı düşünmüşlerdir.
Hayatın gerçeklerinden bazılarını yok sayan diğer birçok
anlayış gibi, son dönemlerin bu iki önemli düşünce sistemi de
kısa sürede başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bu sebeple, Hun Türklerinin lideri Atilla’nın
da belirttiği gibi, bireylerin davranışlarının topluma,
toplumsal kuralların da fertlere faydalı olacağı sistemler geliştirilmelidir.
Aslında “din”lerin amacı bunu gerçekleştirmektir. Gerek
semavi dinler, gerekse Budizm ve Konfüçyüsçülük gibi öğretilerin
amacı birbirlerine benzer. Önce bireyi geliştirmeyi sonra da
toplumsal uzlaşmayı sağlamayı hedeflerler. Bireyi mânen olgunlaştırmadan
toplumu düzenlemek çok zordur. Olgunlaşmamış bireylerin
toplumlarını düzene sokmak, ancak zor kullanarak mümkün olur.
Ama zor kullanarak elde edilecek başarının ömrünün uzun
olmayacağı aşikârdır. Diğer taraftan Marksist anlayışla
toplumsal uzlaşmanın sağlanması durumunda bu anlayışın,
toplumun bütün fertlerini hem madden hem de manen geliştireceğini
beklemek nafile bir istektir.
Kurulmasını önerdiğimiz sistemde devlet,
mutlaka var olacaktır. Devletsiz toplum ve toplumsal uzlaşma düşünülemez.
Ancak devletin görevinin ve yapacaklarının ya da yapmaya çalışacaklarının
sınırlarının kesin çizgilerle çizilmesi gerekir. Çünkü
devletin gücü, milletinin maddi-manevi gücüyle ve yeraltı-yerüstü
kaynaklarıyla (fiziki varıklarıyla) sınırlıdır. Ayrıca
yapısı gereği devlet organizasyonlarının, her konuda başarılı
olması beklenemez. Yararlı olmayacağını bilerek bir faaliyete
başlamak hatadır.
Dünyadaki genel anlayış hakkında kısa bir
bilgi verdik. Şimdi Türklerin yararına olacak sistemlerin tartışmalarına
zemin hazırlamak için, toplum olarak özelliklerini kısaca tekrar
gözden geçirelim.
Türklerin en belirgin özellikleri, hoşgörülü
ve merhametli olmalarıdır. Tarih incelendiğinde bu özelliklerin,
hem birey olarak hem de toplum olarak Türklerin yaşantılarını
etkilediği anlaşılıyor. Hoşgörülülükleri, Türk insanının
kendisiyle ve dolayısıyla çevresiyle barışık olmasına yol açtı.
Bu sayede imparatorluk kurmaya meyilli hale geldiler. Türkler
egemenlikleri altındaki diğer halklara, hep hoşgörü ile yaklaştılar.
Devletlerinin ana kurucusu olan Türk boylarına ise, daha az hoşgörülü
davrandılar. Kendi soylarından olan insanların yapıcı olmayan
eleştirel davranışlarını, bazen ihanetle özdeş gördüler.
Çünkü “gönül, umduğuna küser” anlayışındadırlar. Bu
anlayış günümüzde de sürmektedir.
Ancak, vatanlarına ve namuslarına karşı bir
tehlike gördükleri ortamlarda Türkler, hiç hoşgörü göstermediler.
Böyle olaylarda hoşgörüleri bitti. Hatta bazen, nankörlük
ettiklerini düşündüklerine karşı, acımasız olabilecek kadar
sert karşılık verdiler. Buna rağmen J.P.Roux’ya göre (s.25), Türklerin
dünya uygarlığına yaptıkları en önemli katkı, halkları
bir arada barış içerisinde yaşatarak, insanlığa, bunun
olabileceğini göstermeleridir.
Türklerin bir diğer özellikleri de doğdukları
yere bağlılıklarıdır. Mezar kültürü, Türklerde atalarına
karşı saygının sanata dönüşmesini sağladı. Doğdukları
yere bağlılık özellikleri, Türklerin eritilmeye karşı
direnmelerini kolaylaştırdı. Böylece gittikleri yerlerde ayakta
kaldılar. Ancak küçük guruplar Türklükten uzaklaştılar. Büyük
guruplar için böyle bir sonuç doğmadı. Nitekim, Atilla’dan
sonra Hun Türkleri, Kurum Handan sonra Balkan Bulgar Türkleri,
Topa (Tabgaç) Kiao’dan sonra Tabgaç Türklerinde benzer olaylar
yaşandı. Bu guruplar dikkatle incelenirse, bu bölgelerdeki Türk
boylarının önemli bir kısmının değişimi kabul etmedikleri görülür.
Bunu o yörelerde kalmayarak, diğer Türk boylarının daha çok
olduğu bölgelere çekilmelerinden anlıyoruz. Dolayısıyla bugün
o bölgelerde yaşayan halkların tamamını, Türklerin değişime
uğramış halleri olarak değerlendirmek yanlış olur. Ancak
elbette geri dönmeyerek yerli halklarla karışmış guruplar vardır.
Türkler, gittikleri yerlerde, kurdukları
imparatorluklarda kimseyi Türkleştirmeye çalışmadılar.
Bu anlayışları ile eritilmeye karşı direnme özellikleri birleşince,
diğer kültürlerden etkilenmeleri de çok az oldu. Bu etkilenmeler
genellikle olumlu yönde oldu. Bazen ilk geldikleri yörede, gördüklerini
taklit ederek başladılar. Ama sonrasında geliştirdiler. Çünkü
kendilerine güvenleri vardı. Ataları da her gittikleri yerde başarılı
olmuşlardı. Bu nedenle J. P. Roux’ya göre (s.152) Türkler,
gittikleri yeni yerlerde akıllarını kullanarak kendi gelenekleri
ve anlayışları ile çevreden aldıklarını birleştirerek geliştirmeyi
başardılar. Böylece yeni yaratıcılık örnekleri vererek
kendilerine özgü eserler ortaya koydular. Türklerin bu özellikleri
İslâmiyet’ten önce de vardı, sonrasında da gelişerek devam
etti.
Türk halkı kendisiyle barışık olduğu için
genelde, “arif” denilen bir anlayışa sahipti. Nitekim
“cahil”, okumamış insan demek değildir. Cahil, her şeyi
bildiğini zanneden ve bilgi edinmeye açık olmayan insan olarak
tanımlanabilir.
Halkın bu yapısı ile yöneticilerinin ileri görüşlülüğünün
birleştiği dönemlerde Türkler, zamana uyarak devletlerini sürdürdüler.
Uzun süren savaşlar, hastalıklar, kıtlıklar gibi sıkıntılar
Türk dehasını solduramadı. Ancak, ülkedeki yabancı kökenlilerin
nüfuslarına göre çok fazla oranda yönetime gelmeleri zamanla
ters etki yaptı. Bu kişilerden şahsi ve gurup menfaatlerini düşünenler
arttıkça, Türk dehasının gerilediği gözlemlenmektedir.
Tarihleri boyunca imparatorluklar kuran Türklerin,
devlet eliyle ırkçılık yaptıklarını gösteren hemen hiç bir
olay yaşanmamıştır. Türklerdeki hoşgörü anlayışları,
ırkçılık yapmalarını engelledi. Ancak, yöneticiliğe
getirdikleri yabancı kökenlilerden ve azınlıklardan bir kısmı
devlet için çalışırken, bazıları Türklere karşı ırkçılık
yaptı. Ama Türkler karşılık verirken, hep devletin “bekasını”
yani sürekliliğini düşündüler. Sert karşılık verdiklerinde
bile, amaçları devletin kalıcılığıydı. Günümüz Türkiye’sinde
de durum aynıdır. Türk kökenli olmayan Müslümanların bir kısmı,
geldikleri devlet kadrolarında, benliklerine yenilerek ırkçılık
yaparlar. Ama aynı göreve daha sonra gelen bir Türkün, benzer
uygulama ile karşılık verdiğine çok nadiren rastlanır. Türk yöneticinin
ırkçılık yaptığına rastlamak daha zordur. Türkler, atalarının
hoşgörüyü evrensel hale getirdiklerini bilir ve hoşgörülü
davranır. Atalarının gittikleri yerlerdeki halklara koruyuculuk
yaptıklarını, büyük düşündüklerini bilir. Türklüğün
asaletine sahip olanlar, karşısındakiler hata yapıyor ve hileye
başvuruyor diye kendileri de aynı yanlışı yapmazlar. Aynı
hataya düşmemek ve hileli yollara başvurmamak için gayret sarf
ederler. Art niyetli düşünenleri çok azdır. Ancak karşı tarafın
hareketleri, vatan ve namuslarına karşı tehlike oluşturursa,
bertaraf etmek için çeşitli hilelere başvurmaktan çekinmezler.
Türkler tarih boyunca gittikleri her yerde
ticaret yaptılar. Zaten yeni bir yere giden insan, doğrudan üretime
giremez. Önce elindeki varlıklarıyla ticaret yapar, sonra o bölgeye
alıştıkça üretime yönelir. Kitaptaki, Türklerin ticari
tarihlerini incelediğimiz bölümde görüldüğü gibi, güvene
dayanan gerçek anlamdaki ticaretin kuralları, Türklerin yapılarına
uymaktadır. Türkiye’de son yıllarda görülen hatalı ticari
uygulamalar, bu gerçeği örtemez. Yeni neslin bir kısmında, eski
Türklerin kazançtan anladıkları “itibar”ın yerini, kâr hırsı
aldı. Dindar olduğunu iddia eden guruplardan bazıları, “Müslüman
zengin olmalı” sloganını geliştirdiler. Bu hedefe
ulaşmak için helâl olmayan şartları, mübah saydılar. Kur’an-ı
Kerim’de insanlara tanınan zorunlu halleri, daha çok nefislerine
uyarlayarak yorumlar oldular. Ayrıca Türk kökenli olmayanlar, Türkiye’nin
hayatında nüfuslarına göre çok fazla etkili hale geldiler.
Bunların önemli bir kısmı bu güçlerini şahsi veya öz
gurupları lehine kullanmaya çalışıyorlar. Ama, olaylara dışarıdan
bakanlar bu hatalı davranışların tamamını, Türklüğe mal
etmek yanlışına düşüyor.
Türkler, tarihlerinin her döneminde, kadınlara
saygılı oldular. Bu saygı ve sevgi “ana”ya karşı doruğa
çıktı. Ama namus konusunda bir terslik hissettikleri zamanlar,
kadınlara karşı da sert ve hattâ acımasız oldular. Türkler
kadını, önce insan olarak gördüler. Kadının toplumda
fonksiyonel (etkin) bir rolü vardı. Geçmiş tarihlerde kadınlara
karşı görülen bu saygı karşılıklı idi. Yani kadınlar da
erkeklere çok saygılı davranıyorlardı. Ancak, kitle iletişim
araçlarının geliştiği, üretim ilişkilerinin değiştiği,
ekonomik yapının farklılaştığı günümüzde, sabır ve hoşgörü
azalmaya başladı. Sonuçta eski sevgi, saygı ile birbirine tahammül
anlayışı, karşılıklı sarsılmaya başladı.
İsmail Hakkı KÜPÇÜ