Birçok milletin özelliklerinde görüleceği üzere,
Türk milletinin özelliklerinde de hassas dengeler vardır. Bazı
noktalar aşıldığı zaman kırılmalar olur ve işler tersine dönebilir.
Sonuçta özellikleri, milletlerinin lehine değil, aleyhine çalışmaya
başlar.
Türk insanındaki hoşgörü anlayışı belli
bir sınırı aşarsa, ortaya düzensiz ve karmakarışık bir yapı
çıkabilir. Bu durumlarda Türk insanını yönetmek ve olumlu
işlere yönlendirmek zorlaşır. Diğer taraftan, sınırsız hoşgörü
“nemelazımcılık” şekline dönüşebilir. Türkiye’de şehirleşme
çok hızlı olduğundan, halkın birbirleriyle kaynaşmaları
yeterince olmuyor. Birbirlerini iyi tanımayan kalabalıklarda nemelâzımcılık
anlayışı, lakaytlığı ve kültür yozlaşmasını doğurur.
Halbuki normal seyrindeki bir şehirleşme, millet olmanın temel
gereklerindendir.
Doğdukları yere bağlılık anlayışları
sakin bir ortamda, üçüncü nesilden itibaren dumura uğrayabilir.
Eğer gittikleri ülkelerde rahat yaşam sürüyorlarsa, bu duyguları
körelmiş gibi görülebilir. Ancak, ileride herhangi bir nedenle
kendilerine karşı aşağılayıcı bir eda ile karşılaşırlarsa,
Türklüklerini hatırlarlar ve derhal tepki verirler. Atalarına bağlılık
düşünceleri tekrar depreşir. Çünkü Türklerin
tarihlerindeki utanılacak sayfalar, diğer medeni bilinen
milletlere göre çok daha azdır. Bu nedenle hangi düşünce
yapısında olursa olsun hiçbir Türk, aşağılanmaya tepkisiz
kalmaz. Cevap için sadece uygun zeminini bekler.
Üste kesin itaat duyguları, üstler liyakatli
insanlar olduklarında milletin lehine çalışır. Eğer üstler
bu itaate layık insanlar olmazlarsa, farklı sonuçlar ortaya çıkar.
Millet duygusallıkla hareket ederek, bilgisiz ve beceriksiz
insanların peşinden gitmeye devam edeceği için, toplum olarak
duraklama ve gerileme başlar. Gerileme görülene kadar halk,
liyakatsiz yöneticilere hemen cevap vermez. İçten içe yöneticilerin
aleyhine konuşmaya başlar. Yıkıcı dedikodular çoğalır. Her
yer dedikodu yuvasına döner. Doğru dürüst iş yapılmaz olur.
Hattâ yapanlar engellenmeye çalışılabilir. Eğer üst yöneticlerden
aynı kişinin yönetimi uzun sürerse, halkın sabrı taşar ve
aniden patlar.
Türklerin imparatorluk kurma eğilimleri birçok
milletin kendilerinde olmalarını istedikleri özelliklerdendir.
(Nitekim bu özellik Çinlilerde ve Hintlilerde olsaydı, dünyanın
siyasi yapısının çok farklı olacağını iddia etmek kehanet
olmayacaktı.) Ancak imparatorluklar kurmak çok zordur. Üstün
gayretlerle çalışılarak başarılabilir. Konu böyle algılanırsa,
bu eğilim faydalıdır. Eğer imparatorluk kurmanın şartları
ve zorluğu bilinmezse, “imparatorluk kurma eğilimindeki”
halk kendini bir imparatorluk mensubu gibi görmeye başlar ve kişilerde
üretmeden tüketme hissi oluşur. Alınan dış ve iç borçları
bile kendi paraları gibi görerek, imparatorluk olmanın gereği
zannedebilirler. Halkın böyle bir anlayışın içerisine düşmesi
ülke için çok zararlıdır. Nitekim günümüz Türkiye’sinde
halkın bir bölümü kendilerini halen, Osmanlı Devleti dönemindeki
“Lâle Devri”nde yaşıyormuş gibi zannetmektedir.
Türklerde ırkçılığın pek görülmediği,
bu kitapta aktarılan olaylardan ve önyargısız tarihçilerin
beyanlarından anlaşılıyor. Zaten Türkler tarihlerinin herhangi
bir döneminde ırkçılık yapsalardı, bunları sürekli gündeme
getirmek isteyen yabancı tarihçiler çok olurdu. Türklerin
milliyetçilikleri bile genel anlamda, ancak kendilerine karşı yapılan
aşağılayıcı davranışlara, bir karşı koyma şeklinde ortaya
çıkmaktadır. Yani Türkler, bunalımlı dönemlerde ve savaş
zamanlarında ülkeleri için ciddi mücadele veriyorlar. Bu
durumlarda çok fedakârlık yapıyorlar. Ancak, Türklerin ırkçı
olmamaları ve milliyetçilik anlayışlarının da sürekli olmayıp
sadece savaşlarda ortaya çıkması, barış zamanlarında ülke
menfaatlerini korumaları konusunda engel teşkil etmektedir.
Halbuki ülkelerin kalkınmasında halkın milliyetçilik anlayışının
varlığı ve sürekliliği çok önemlidir. Milletlerin ithal
mallara bakışı ve üretken olup olmamaları, milliyetçilik anlayışlarının
hayatlarına yansımasıyla doğru orantılıdır.
Türklerin sözünde duran insanlar olmaları iyi
bir özelliktir. Halkın birbirine güvenmesini sağlar. Ancak aşırı
güven anlayışı, denetimsizliği doğurur. İnsanlar görev
ve sorumluluk verdiklerini denetlemezlerse, onları disiplinsiz
davranışlara, yanlış yollara itebilirler. Halk ihtiyacı olan
mal ve hizmetleri alırken, karşı tarafa fazla güvenirse, aldıklarını
ciddi incelemezler. Bu davranışlar hem kaliteli mal ve hizmet üretimini
geciktirir, hem de insanların “kâr” hırsına bürünmüş kişilerce
aldatılmalarına yol açabilir. Son birkaç yıldır yerli mala karşı
güvenin artmasının nedenlerinden biri, tüketici haklarının
gelişmesiyle halkın kendi denetimlerinin artmasıdır. Aşırı güven;
denetimsizliği, denetimsizlik; yerli mala ve dolayısıyla
birbirine güvensizliği doğurur.
Yüksek onur ve bağımsızlık isteği Türklerin
iyi özelliklerindendir. Ancak bunun sınırı ve yeri
bilinemeyince ticari alanda ülkenin aleyhine sonuçlar doğurmaktadır.
Türk insanı birleşerek şirket kurup yürütmekte zorlanmaktadır.
Şirket işlerindeki aksaklıklarda, tenkitlere karşı hoşgörülü
olmak yerine, yüksek onur duygusu öne çıkabilmektedir. Ayrıca
herkes şirkette ya bağımsız olmak ya da en üst yönetici olmak
istemektedir. Bağımsızlık anlayışı, “birlikten kuvvet doğar”
sözünün sadece savaşlarda geçerli olmasına, ticarette ise
uygulanmamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla Türkler sermaye
birikimini sağlamakta güçlük çekmektedirler.
Çok geniş coğrafi alanlara dağılmalarına rağmen
Türklerin kendilerini muhafaza etmelerinde en önemli etken
dillerini unutmamalardır. Türkçe, sanki Türk insanının özellikleriyle
özdeşleşmiş gibidir. Türkler, halkın ve ileri gelenlerinin
ortak Türkçe kullandıkları dönemlerde ilerlemişlerdir. Türkçe
kullanımından sapmalar ilk önce, kendilerini aydın diye tanımlayan
insanlarda görülmüştür. Bu durumun muhtemel sebebi, Türklerin
özelliklerinden farklılaşmanın, ilk defa aydın denilen
insanlarda görülmesidir. Çünkü tarih, bir toplumda yabancı kültürlerden
etkilenmelerin, kendilerini aydın zannedenlerden veya önderlerden
başladığına şahitlik etmektedir. Halk ile aydın denilenlerin
dillerinin farklılaştıkları dönemlerde, Türkler gerilemişlerdir.
Türklerin Yeniden Dirilişi olarak kabul edilen Kurtuluş Savaşında,
savaşan önderler, genelde halkın dilinden konuşan
insanlardı. Halkın dilinden farklı konuşanların çoğunluğu
ise, mandacılık vb. başka arayışlar içerisindeydi.
İsmail Hakkı KÜPÇÜ