Türkler, tabiat şartlarının en zor olduğu bölgelerde
yaşadılar. Bu nedenle kadınlar da erkekler gibi mücadeleci bir
hayat sürüyorlardı. Nitekim kadınların, atlara erkek gibi
bindiklerini gören Avrupalılar çok şaşırmışlardır. Bu
konuda El Cahiz şöyle der (s.77): “Türklerin kadınları,
erkekleri gibidir. Hayvanları da, kendileri gibi Türk özellikleri
taşır.” Dolayısıyla Türklerde cinsiyet ayrımı çok fazla
gelişmedi. Nitekim Türkçe’de de cinsiyet ayrımı yoktur.
“O” denilince hepsi birden kastedilir. Erkek, dişi ayrımı
gerektiğinde cinsiyetini söylemek gerekir. Diğer dillerde ayrıca
nitelendirilir. Hattâ Fransızca ve Almanca’da cisimlerde bile
erkek-dişiler için ayrı ön edat vardır. Türkçe’de böyle hiçbir
ayrım yoktur. Arapça’da erkek ve kadınlarla ilgili kelimeler
bile ayrıdır. Ama Türkçe’de ayrım yoktur.
İslâmiyet öncesi Türklerde, kadınların aile
içerisinde olduğu gibi toplumda da saygın bir yeri vardı. Kadın
hem yuvasının etkili bir üyesi, hem de ailenin geçimi için
birlikte çalışan insandı. Yani kadının gerek aile gerekse
toplum içerisinde etkili bir konumu vardı. Türklerde kadın,
bir insan olarak etkindi (fonksiyoneldi). Zaten insanları,
önce kadın ve erkek şeklinde ayırmak, sonra eşitlemeye çalışmak
yanlıştır. Allah, bütün varlıkları değişik yapıda halk
ettiği gibi, her iki cinsi ve her insanı farklı özelliklerde
yaratmıştır. Esas olan kişileri cinsiyetlerine göre değil,
insan olarak değerlendirmektir.
Döneminin en medeni devleti olan Uygurların
bayraklarını, genç bir erkek ve genç bir kızın yan yana
vesikalık resimleri süsler. Halen, dünyada hiçbir milletin bayrağında
böyle bir resim yoktur. Uygur Türklerinin bayrağı, Türklerin
insana bakışlarını simgeleyen eşsiz bir semboldür.
Çin kaynakları, Büyük Hun Türklerinin Hakanı
Mete’nin hanımı hakkında bilgi vermektedir. Atilla’nın hanımı
Arıg-hanla ilgili bilgileri ise elçi Priskos'un yazılarından öğreniyoruz.
J.P.Roux ve İ.Kafesoğlu’nun aktardıklarına göre, Gezginler,
iki hanımın da, elçileri ayrıca kendilerinin de kabul
ettiklerini o döneme göre hayretle ifade etmişlerdir.
İbrahim Kafesoğlu (s.47), Hunlarda ilkbaharın
sonunda 5. ayda (bugünkü Haziran) devlet meclisi niteliğinde büyük
çaplı toplantı yapıldığını aktarır. Bu toplantılarda çeşitli
gösteriler, kurban kesmeler vb. törenler olurdu. Bu sırada da ülke
sorunları tartışılır ve karara bağlanırdı. Bu aynı zamanda
Devlet Meclisi nitelikli toplantı sayılırdı. Tartışmalara
Hakan (Tanhu) başkanlık eder, yanında da hatunu otururdu.
Hakanların hanımlarını Çin kaynakları, Yin-çü ya da yen-shih
diye adlandırmaktadır.
Çin’de yüz elli yıldan fazla egemenlik süren
Tabgaçlar, Budizm dinini kabul ettikten sonra nüfuslarının azlığının
da etkisiyle Çinlileşmeye başlamışlardı. Ama bu Çinlileşme
Hakan olan Topa (Tabgaç) Kiao döneminde azaldı. Bunun sebebi Kiao
değildi. O Budizmden yana idi. Ama Jean Paul Roux’nun aktardığına
göre (s.38), Kiao’nun yaşlı ve dul karısı Hu, Türk geleneğine
göre yetişmişti. Gerek eşinin sağlığında gerekse ondan sonra
kendi ölene kadar (528) yaptığı naiplik süresince soyluların Türklükten
ayrılmalarına izin vermedi.
Türklerde kadınlar, vücutlarını sıkıca örtmezlerdi.
Ama, namus kavramı vatan yani "yurt”tan sonra, en değerli
olandı. Çok önem verilirdi. Toplumda da aynı anlayış egemendi.
Kafesoğlu’na göre, evli bir kadına tecavüz ettikleri
belirlenenlerin cezası ise çok ağırdı. Bu konuda Çinliler ve
İbni Batuta kişinin bedeninin ikiye bölünerek öldürüldüğünü
söylerler. (Fuhuş konusunu çoğu millet şiddetli cezalar
uygulayarak önlemeye çalışmıştır. Ceza vererek önleyemeyen
Eski Yunan bilim ve devlet adamı Solon ise, para cezası vermek şeklinde
tedbir almıştır. Ancak Gynaikonitis denilen fuhuş yapılan
evleri önleyememiştir.)
İdil Bulgarlarının hanı Almış Han, Abbasi
halifesi El-Muktedir’den 921 yılında İslâmiyet’i anlatması
için bilgili ve yetkili insanlar istedi. Gönderilen bu kişilerden
İbn Fadlan adlı şahıs, iyi bir ileri görüşlülükle, gördüklerini
kaleme almıştır. Bu dönemle ilgili bir çok konuyu böylece,
onun yazılarından öğreniyoruz. J.P.Roux’nun aktardığına göre
(s.143) İbn Fadlan, Türk kadınlarının giyim-kuşamda ve davranışlarında
rahat olduklarını yazar. Kocalarının da, kadınlarının bu
durumuna onay verdiğini belirtir. Bir olay üzerine kadının kocası,
karısının, sıkıca örtünmeyerek erkeklerden saklanmamasını
onaylamıştır. Bu durumunun kadının kendisini tehlikeden uzak gördüğünü
ve ona erişilmesini yasakladığını gösterdiğini belirtmiştir.
Ayrıca koca, saklamama durumunun, karısının bir yandan kendini
saklayıp, diğer yandan da kendisine erişilmesine izin vermesinden
iyi olduğunu açıklar.
J.P.Roux’nun Orta Asya adlı eserinde aktardığına
göre (s.273), 9. yüzyıl yazarı İbni Rüşt (felsefeci
olan zat değil) ve 11. yüzyıl yazarı El-Bekri, Türklerde
kadınların eşlerini seçmede özgür olduklarını söylerler.
Bu durumu yukarıda İbn Fadlan’ın anlattıkları ile birleştirince,
doğru olması ihtimali yüksek görünüyor.
Dede Korkut’ta da kadın için “güzel düşünür,
güzel konuşur”, “kocasına iyi öğütlerde bulunur”,
“kocası da onu dinler” şeklinde iyi şeylerden bahsedildiğini
anlatır. Aslında bu yapı, günümüze kadarki Türklerde,
genelde, aynı kalmıştır.
Türklerde kadınların ayrıcalıklı değeri,
J.P.Roux’nun Orta Asya eserinde aktardığı güzel bir lirik şiirde
şöyle anlatılır (s.274):; “Kırk kahraman ve bir Bey oğlu,
bir güzel için ölmüş, ne olmuş ki” denir. Roux, Nizamülmülk’ün,
Türklerdeki kadının durumunun İslâmiyet için tehlike oluşturduğunu
düşündüğünü anlatır (s.274). Bu nedenle, halktaki
anlayışı değiştirmek için uğraştığını söyler.
Türklerde kadının saygınlığı, Anadolu’da
da devam etti. Gezgin İbni Batuta (1304-1377) gözlemlerinin sonucu
şöyle der: "Türklerde kadınların gördükleri saygıyı gözlerimle
gördüm. Gerçekten de kadınların Türklerde, erkeklerinkinden üstün
bir yeri var." Roux’ya göre (Orta Asya, s.275) Batuta, Türk
kadınının bu konumundan, İslâmiyet adına, şikayetle bahseder.
İbni Batuta belki de, kendi milleti olan Arapların o dönemde
kadınlarına bakışlarıyla karşılaştırdığı için, böyle
bir ifade kullanmış olabilir. Ama gerçekten de, Türklerde
kadınlar, erkeklere karşı saygılıdır. Erkekler de, kadınlara
karşı daha çok saygılıdır. Erkeklerin saygıyı terk ettikleri
tek konu, namus meselesidir.
Türklerde kadın, insan hak ve özgürlükleri sınırları
içerisinde hürriyetlerden yararlanır. Türklerden bahseden hemen
bütün yıllıklar ve kaynaklar, kadın konusunda Türklerin
erdeminden bahsederler. Kadının ayrıcalıklı konumunun ve ona
verilen değerin altını çizerler.
Babür Türk İmparatoru Şah Cihanın, hastalıktan
ölen eşi, Safevi Türklerinden Banu Begüm (Mümtaz Mahal) için
yaptırdığı Tac Mahal gibi büyük bir eserin, anlam bakımından
örneği azdır.
İslâmiyet, kadınlara değer verilmesini öğütleyen
çok sayıda ayet getirmiştir. Kız çocuklarını diri diri gömen
cahiliye dönemi Arapları için, bu değişim çok büyüktü.
Halbuki, gezginlerden, tarihi belgelerden anlaşıldığına göre,
Türklerin İslâmiyet öncesi ve sonrasındaki anlayışlarında önemli
bir fark olmadı.
Prof. Djevad’ın aktardığına göre (s.72) De
Amicis, Osmanlı İmparatorluğu’nda hiç kimsenin, sokaktaki kadına
el kaldırmaya kalkışmadığını söyler. Hiçbir askerin, isyan
ve kargaşa zamanında bile olsa, en şamatacı ve gürültücü kadına
dahi, elini bile dokunduramadığını yazar. Hele "ana"ya
karşı saygı sonsuzdur, der.
İslâmiyet’ten sonra Araplarda da genç kızlar
erkeklerle serbestçe sohbet eder, edep içerisinde arkadaşlık
yaparlardı. Ancak Hayati Ülkü yazdığı İslâm Tarihinde
(s.601), Emevi Halifesi II.Velid‘in (743-744) çok kısa süren
iktidarı zamanında, kadınların erkeklerden ayrı yaşama usulü
getirildiğini anlatır. Bu anlayışın Araplara İranlılardan
geldiğini söyler. J.P.Roux’nun Nizamülmülk’ün kadınlara düşmanlığını
aktarırken anlattıkları, bu iddiayı doğrular niteliktedir.
Fakat İran’a da Bizanslılardan geçme ihtimali vardır.
Müslümanların kadına bakışını Emeviler değiştirmiştir.
Müminlerin çoğu, Emevilerin Cebriyecilik düşüncesi vb. birçok
uygulamalarıyla, Müslümanlığı rayından çıkardığı görüşünde
hemfikirdir.
TÜRKLERİN KADINA BAKIŞINDA DEĞİŞİM
Türklerde harem yoktu. Harem, anlayış olarak Müslümanlıkta
da yoktur. Harem ilk çağlarda Asurlular, Persler(İran) ve Romalılarda
görüldü. M.S.1.yüzyılın sonunda lüks ve harem Çinlilerde de
görülmeye başladı. O dönemde Çinlilerle çok sıkı temaslarda
bulunmalarına rağmen harem anlayışı Türklerde kabul görmedi.
Antik Yunan’da ise, Gynaikonitis denilen evler şeklinde ortaya çıktı.
Ortaçağda, önce Bizanslılarda yer buldu. Araplarda Emevilerin
son zamanlarında başladı. Abbasiler döneminde hızlandı.
Abbasiler o kadar ileri gittiler ki, başka hiçbir harem onların büyüklüğüne
yetişemedi denilebilir. Hayati Ülkü’nün aktardığına göre
(s.599), Halife El-Muktedir Billah (908-932) döneminde sarayda tam
on bir binden fazla harem ağası vardı. Bu rakam biraz abartılı
görünüyor. Ancak sayı kaç olursa olsun işin vahametini örtmez.
Türklerde harem ilk olarak, Abbasilerden sonra
Hilafeti Mısır’a taşıyarak halifelere koruyuculuk yapan Memlûk
Türklerinde görüldü. Sonra yine Hilafetin İstanbul’a gelmesi
ve üst yönetimlerden Türklerin uzaklaştırılmasından sonra,
Osmanlılarda da haremin etkileri artmaya başladı.
Osmanlıdaki harem anlayışı başlangıçta,
bugünkü anlamından farklıydı. Hanedan ailesinin ikâmetgâhıydı.
Buradaki devşirme hanımlar bütün hanedan üyelerine sadakatle
hizmet edecek şekilde yetiştirilirlerdi. Sadakat eğitimlerinde başarılı
görülen hanımlar, Enderun Mektebinde yetişen ve devlet görevlerine
getirilen devşirme erkeklerle evlendirilirlerdi. Böylece hem
erkekler hem de kadınlar Osmanlı hanedanına sadık, eğitimli
guruplar oluşturmuş olurdu. Ancak diğer birçok sistemde olduğu
gibi, harem sistemi de Kanuni’den sonra bozulmaya başladı.
Hilafetin İstanbul’a gelmesinden sonra tartışmalar
hararetlendi. Kur’an-ı Kerim’deki bazı ilgili ayetlerin
yorumlarında muhtemelen değişme oldu. O döneme kadar, belki de
namus kavramının önce kafalarda ve kalplerde oluşması gerektiği
yorumu yapılıyordu. Daha sonra ise şekli görünüş önem kazandı.
Bilhassa kasaba ve şehirlerde kadınlar çok sıkı örtündüler.
Çarşı pazara yalnız çıkamaz oldular. Camilere bile
gidemediler. Toplu namazları dahi evlerde kıldılar. Ancak bu
uygulama Türklerin kadına karşı saygılarında önemli bir
eksiltme yapmadı. Kadın evinin hakimi olmaya devam etti. Ancak, çocuk
yetiştirme ve tarlada çalışma haricindeki cemiyet
faaliyetlerinin dışında kaldı.
Batı Türkleri olan Osmanlı’da bunlar
olurken, Doğuda "Din Yayıcı" unvanlı Timur ile
haleflerinde, gelişme farklıydı. Çeşitli tarihlerde
Semerkand’da Recistan meydanında (halen dünyanın en güzel
meydanlarındandır) birbirine bakan üç büyük medrese yapıldı.
Nejat Veziroğlu’nun bir makalesinde aktardığına göre, birinin
kapısında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) önemli hadislerinden olan "Her
erkek ve her kadın kişinin ilim öğrenmesi farzdır." sözü
yazdırıldı. O bölgedeki Türkler ilimden kastın hem nakli hem
de akli ilimler olduğunu düşündüler. Türk tarihinin en büyük
ressamlarından Kâri (hafız) Mehmet Siyahkalem bu dönemde
Tebriz’de yaşadı. Osmanlı Türkleri ise, İmam Gazali’nin
anlayışını benimsediler. İlimden amacın sadece nakli ilimler,
yani din ile ilgili ilmuhal bilgileri olduğunu düşündüler.
KUR’AN-I KERİM’DE KADININ ÖRTÜNMESİYLE İLGİLİ
AYETLERDEN ÖRNEKLER
A’raf Suresi 26. ayet "Ey Adem oğulları
size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
indirdik. Korunma elbisesi (takva ile korunmak) daha hayırlıdır.
İşte bu(nlar) Allah’ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt
alırlar." demektedir. Allah burada sadece kadınlara değil
erkeklere de sesleniyor. Çirkin yerlerini örtmelerini emrediyor. Süslenebileceklerini
bildiriyor. Ama birbirlerini tahrik etmemelerini buyuruyor. Buna rağmen
korunma elbisesi olan takvanın, yani Allah’a yakınlığın,
insanlar için daha hayırlı olduğunu bildiriyor. Düşünüp öğüt
alınmasını emrediyor. Dolayısıyla asıl korunma, inançla ve akılla
olur.
Böyle bir yoruma ulaşabilmek için bu ayeti
A’raf Suresi 32. ve 33. ayetlerle birlikte değerlendirmek daha doğru
olabilir. Ayetler: “De ki; Allah’ın kulları için çıkardığı
süsü ve güzel rızkı kim haram etti? De ki; O dünya hayatında
insanlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır. İşte biz
bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. De ki;
Rabbim, ancak fuhuşları, gerek açığını gerek kapalısını; günahı
ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği
bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz
şeyler söylemenizi haram kılmıştır.”
ÖRTÜNME İLE İLGİLİ AYETLERİN YORUMLARINDA
DEĞİŞME
Hilafetin Osmanlılara geçmesinden sonra, diğer
birçok meselede olduğu gibi kadınlar konusunda da uzun tartışmalar
yapıldı. Muhtemelen düşünceler, aşağıdaki iki ayetin tek başlarına
ve zorlama tevillerle yorumlanması sonucunda değişmeye başladı.
Nur Suresi 30.ayet: “İnanan erkeklere söyle;
bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını (fecr’lerini
yani avret yerlerini) korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Şüphesiz
Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.”
Nur Suresi 31. ayet: “İnanan kadınlara da
söyle; Bakışlarından bazılarını yumsunlar, ırzlarını (fecr’lerini
yani avret yerlerini) korusunlar, kadınlık ziynetlerini (ziynetehûnne)
göstermesinler. Ancak kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini
(göğüs) yırtmaçlarının üzerine koysunlar, kadınlık
ziynetlerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına, yahut
babalarına, yahut kocalarının babalarına, yahut oğullarına,
yahut kardeşlerine, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız
kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin
altında bulunan (köle)lerine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan
erkek tabi’lerine (yani hizmetçilerine,yardıma muhtaç
ihtiyarlara, bunaklara ve dilencilere) yahut henüz kadınların
mahrem yerlerini anlamayan çocuklara gösterebilirler. Gizledikleri
süslerinin (hal-hal) bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ey
müminler, topluca Allah’a tövbe edin ki felaha eresiniz (huzura
kavuşasınız).”
Önce erkeklere hitap edilen bu iki ayetten,
birincisi yani erkeklerle ilgili olan üzerinde genelde pek durulmamıştır.
Halbuki Allah, ikinci ayetin sonunda da, müminler diyerek erkek ve
kadına, birlikte tövbe edin buyurmaktadır.
Tövbe suresi 71. ayetin bir bölmünde: “Mümin
erkeklerle Mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır (evliyaû)”
denilmektedir.
Nur Suresi 31. ayette kadınlar hakkında söylenenler
için çok zorlamalı yorumlar yapılmıştır. Bu tartışmalarda
Ebu Davud, Tırmizi, Darimi, Kasımi, İbn Hanbel, İbn Kesir, İbn
Mes’ud Kesani, el-Ceziri gibi din bilginlerinin genelde hadislere
dayanarak yaptıkları yorumlar esas alındı. Bu bilginler Kur’an-ı
Kerim’i çok okuyan insanlardı. Hadis toplama konusunda çok çalıştılar.
Hz. Muhammed (s.a.v.) ve dört halife döneminde kadınlarla
erkekler ayrı ortamlarda değildi, ancak yukarıda zikredilen
ulemanın yaşadıkları dönemde erkeklerle kadınlar ayrı
yerlerde yaşıyorlardı. O dönemler, “Kadınlara yazıyı değil,
dikişi ve Nur suresini öğretin” şeklindeki çok şüpheli bir
hadisin etkin olduğu yıllardı. Müslümanlığın şekilsel
ibadetlerini yapmayanlara karşı şiddetli baskı uygulanıyordu.
Bilindiği gibi bu dönemler, mezhep kurucusu Müslüman alimler başta
olmak üzere birçok büyük velinin cezalara çarptırıldığı,
hapislere atıldığı yıllardır.
Yukarıda zikredilen önemli Müslüman ulema,
belki de içinde yaşadıkları toplumsal yapıyı Kur'an'da
yeterince bulamadıkları için, kadınlara yapılan baskıları
mazur gösterebilmek adına, hadislerden medet ummuş olabilirler.
Bilindiği gibi hadis ilmi ikiye ayrılır. İlki Rivayet-ül
hadistir. Peygamber efendimizin söz fiil, tavır ve hallerini
kaydederek usulüne uygun olarak gelecek nesillere aktarır. Diğeri
Dirayet-ül hadistir. Senet ve metnin durumlarını anlamaya
imkân veren yöntemleri belirler. Diğer taraftan, hadisleri değerlendirmede
Ehli Sünnet ile Mutezile arsında önemli bir fark vardır.
Mutezile akla, bilime ve dini prensiplere çelişir gördüğü her
müşkül hadisi ret etmiştir. Ehli Sünnet ise hadise makul bir
anlam ve uygun bir tevil bulmaya çalışmış ihtilâfları cem
etmeye uğraşmıştır. Bazı alimler de belki hadisleri aktaran
insanlara güvendikleri için hadislerin sahihliğini sorgulama
ihtiyacını hissetmemiş olabilirler. Nitekim yukarıda zikredilen
ulema arasında birçok hadis konusunda anlaşmazlık vardır. Ayrıca
birçok kelimenin anlamı zaman içerisinde değişmiştir. Nitekim
“miskin” sözü eskiden tevazu sahibi, alçak gönüllü anlamına
geliyordu. Dolayısıyla farklı algılamaların olması normaldir.
O dönemin anlayışıyla erkekler için göbek
ile dizkapağı arası avret yeri olarak kabul edildi. Arapça
bilenlerin aktardığına göre ayette geçen fürûc kelimesi,
ferc’in çoğuludur. Asıl anlamı iki şeyin arasındaki açıklık
demektir. Bu anlamdan dolayı erkekler için ferc’lerini, ya da ırzlarını
koruma konusunda yukarıda belirtilen bölge haram kabul edildi. Kadınlar
için ise, avret yeri sözü ziynet ile birleştirildi. Ziynet
kelimesinin karşılığı olarak da vücudu saran elbise düşünüldü.
Dolayısıyla bedenin kendisi ziynet yeri kabul edildi. Yorumlarda
en az dikkat edilen taraf ise, örtünme ayetlerinin başlarındaki
ifadelerdi. Allah, inanan erkek ve kadınlara önce bakışlarından
bazılarını yummalarını emrediyordu. Çünkü gözler ruhun
aynasıdır. İnsan gözleriyle belki de herşeyi söyler, ama mısır
püskülü gibi olan ve sürekli yenilenen saçlarıyla çok az şey
anlatır.
Kur’an-ı Kerim’i yorumlayanların, Kitabı
bir bütün olarak ele almaları gerekir. Aksi taktirde yanılgıya
düşülebilir. Nitekim, içki ile ilgili ayetlerden sadece Nahl
Suresi 67. ayet tek başına yorumlanırsa, bakınız nasıl tam
tersi sonuç çıkar. Ayet: "Hurmanın ve üzümün meyvalarından
sarhoşluk ve güzel rızk elde ediyorsunuz". Sadece bu ayete göre
karar veren kişi içkinin serbest olduğunu zanneder. Bizler, yani
halk, din bilgini olamayız. Müteşabih (birbirine benzeyen)
ayetler ve Nesh edilen (yerine yenisi gelen) ayetler
konusunda yanlış yorumlar yapabiliriz. Ayrıca Kur’an’da
hayatın her yönüyle ilgili ayetler vardır. Kişinin kendisiyle
ilgili, aile içi ilişkileri ve toplumsal konuları ihtiva eden bölümleri
vardır. Bu ayetler tek başlarına yorumlandığında birbirinden
farklı anlamlar çıkarılabilir. Halbuki böyle birşey olamaz.
Ayetlerin bir bölümü yaşanan olaylar üzerine gelmiştir. Ayetin
açıklamalarında bu olaylara dikkat etmek gerekir. Bu nedenle önemli
olan Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilendir.
Nur Suresi 31. ayeti, tek başına ve sahih (gerçek)
olup olmadıkları belirsiz hadislerden istediklerini ve kendi düşüncelerine
yakın olanlarını seçerek yorumlayanlar, sonunda o kadar ileri
gittiler ki, kadının yüzünün de ve hatta sesinin de haram olduğunu
düşündüler. Kendilerine destek bulabilmek için, bu konuda
hadisler olduğunu söylediler. Sonunda kadınlar yolda yüzlerine
peçe takar oldular. (Aslında peçe takıldığında bile gözler açıktadır
ve duygularını ifade edebilir.) Misafirliklerde akrabalar bile,
kadın ve erkek ayrı odalarda oturmaya başladılar. Kadınlar
erkeklerle karşılaştıklarında dahi seslerini erkeklere
duyurmamaya çalıştılar.
İnsanlar, yorumlarını istedikleri gibi
yapabilirler. Sonuçta sorumlulukları Allah’a karşıdır.
Konu sadece kendilerini ilgilendirdiği, başkalarına zarar
vermedikleri sürece inançlarında herkes serbesttir. Emirleri
anladığı gibi uygular veya uygulayamaz, ama sonucuna katlanır.
Ancak, hiç kimse kendi yorumuna dayanarak, başkalarını
da kendine uyması için zorlayamaz. Sadece kendi düşüncesini
doğru kabul ederek, -haşa!- Allah’a şirk (ortak) koşarcasına
başkalarını suçlayamaz. Çünkü, Allah A’raf Suresi 33.
ayetin sonunda şöyle diyor: "Allah, hakkında, bilmediğiniz
şeyler söylemenizi haram kılmıştır."
Yorumların sonuçları konusunda dikkatleri çeken
durum şudur: Dergahında kadınların da bulunduğunu bildiğimiz,
"Türkistan Piri", Hoca Ahmed Yesevi ve onu takip
edenlerin yorumlarının etkili olduğu dönemlerde Türkler;
ilimde, kültürde, tasavvufta, felsefede, mimaride, sanatta yükselmişlerdir.
Ancak sonradan, saraya giren haremin kadınları içeriye hapseden
anlayışı halka yansımaya başladı. Örtünmeyle ilgili bu yeni
anlayış, etkisini sanattan ticarete kadar diğer konularda da
kendisini gösterdi. Anlayış yagınlaştıkça, duraklama ve
gerileme başladı. İlimde değil geride kalmak, "ilmin
zihniyeti" bile kaybedildi. Saraylarda ve yalılarda devam eden
onca ihtişama, debdebeye rağmen, mimaride gerilenildi. Kadın
evliyalardan ise hiç bahsedilemedi. Çocukları yetiştiren, kültürümüzü
yeni nesillere aktaran kadınlarımız cehaletin pençesinden
kurtulamadı.
Halbuki Müslümanlığı Maturidi, Yesevi, Mevlâna,
Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi yorumlayanların yolundan giden Türkler,
İslâmiyet sayesinde her alanda en üst seviyeye çıkmışlardı.
Türklerin yükseliş dönemlerindeki Müslümanlık anlayışlarının
yanlış olduğunu hiç kimse iddia edemez. Eğer 11. yüzyıldan
itibaren Müslümanlığın rönesansını oluşturmuş Türklerin o
zamanki anlayışlarının yanlış olduğu iddia edilirse, Türklerin
bugünkü durumunun sorumlusu olarak İslâmiyeti gösterenler haklı
konuma geçerler.
Kadınları yüzleri dahil örten ve eve hapseden
(köyler hariç) din görevlileri, Kur’an’dan ve gerçeklerden
uzaklaşmaya başladılar. 1870’lerde dünyaya yeni açılan
Japonlar, II. Abdülhamit Han’dan kendilerine İslâmiyet’i
anlatacak ve sevdirecek bir din alimi göndermesini istediler.
1887’de Japon İmparatorunun amcası Prens Komatsu ve eşi İstanbul’a
geldi. Karşılık olarak 1890’da Ertuğrul gemisi Japonya’ya gönderildi.
Üç ay kaldıktan sonra dönerken Japon Denizinde battı. Bu elim
olay Japonları da üzdü. Dolayısıyla Japonlarla Türkler arasında
gönülden bir iletişim kurulmaya başlandı. Dolayısıyla
Japonların istedikleri din alimini göndermek için çok uygun bir
ortam vardı.
Kendisi iyi bir Müslüman olmaya çalışan ve
1890’dan sonra Pan-İslâmist bir politika izleyen II. Abdülhamit,
çok üzülmesine rağmen, ülkesinde Japonlara gönderebileceği
bir din bilgini bulamadı. Sadece 1902 yılında cami yapımı için
Muhammed Ali adında bir din adamını gönderebildi.
Japonlar, aynı isteği Mısır Hidivi İsmail Paşadan
da istediler. O da kimseye güvenip gönderemedi. Çünkü, Müslüman
bilginlerin çoğunluğu ilimden, araştırmadan yani dinin özünden
uzaklaşmışlardı. Safsata denilebilecek konularla uğraşmaya başlamışlardı.
Müslümanlığı sadece görünüş olarak değerlendiriyorlardı. Onların
bakışıyla İslâmiyet sanki, takke-tespih-takunyaya indirgenmişti.
(21. yüzyılda ise dinin simgesi kadınlarda sadece başaörtüsü
haline getiriliyor.) Bu anlayışa gerileyen Osmanlı’daki din
uleması, aralarında guruplara ayrılmışlardı. Guruplar arasındaki
şiddetli çekişmenin sebebi ise İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye ceza
olarak vurulan değnek sayısıydı. Padişahlıktan indirildikten
sonra bile, ülkesi ile ilgili konularda yetkililere akıl vermeye
çalışmış, eğitimle ilgili en çok yatırım yapılmasını sağlamış
bir II. Abdülhamit, kendisi de Pan-İslâmist olmasına rağmen,
bu din bilginlerine nasıl güvenebilirdi.
20. yüzyılın başları İslâmiyet’i algılama
anlayışının dibe vurduğu dönemdir. Dolayısıyla Müslüman Dünyası
da fiilen dibe vurmuştur. Allah’ın bahşettiği zengin yer altı
kaynaklarına rağmen 21. yüzyıl başlarındaki durumlarında
kaynak fakiri Türkiye hariç, ciddi bir değişme yok gibi.
TÜRKİYE CUMHURİYET’İNDE KADINA BAKIŞ VE BAŞÖRTÜSÜ
21. yüzyılın başlangıcındaki Türkiye’de,
bir asır öncesine göre kadınlara bakıştaki durum daha farklıdır.
Kur’an’daki ayetleri kadının el ve yüzü hariç her tarafını
örtmesi gerektiği şeklinde yorumlayan bir guruba, bu defa devlet
müdahale etmektedir. Bu gurubun devlet okullarına, üniversitelere,
devlet dairelerine başları örtülü olarak girmesini engellemeye
çalışmaktadır. Bu davranışta, bir gurup siyasinin, kendi
menfaatleri doğrultusunda olayı körüklemelerinin ve yetkili
oldukları bazı yerlerde, örtünmeleri için kadınlara baskı
yapmalarının da etkisi vardır.
Bu kitapta Türklerin özelliklerini incelemeye
çalıştık. Bütün Türk Devletlerinin gerek dini, gerek ticari
ve gerekse kültürel konularda, devleti yıkmasına izin vermeyecek
ölçüde, hoşgörülü davrandıklarını gördük. Bugünkü Türk
Devletlerine yakışan da aynı davranışlara devam etmeleridir.
Zaten kitapta görüldüğü gibi, çok konuda eski Türk Devletleri
ile benzer tavırlar sürmektedir. Ancak, bu konudaki davranış
hatalıdır. Sanki, eski uygulamaların tam tersi yapılmaktadır.
Osmanlı’nın Hilafeti devraldıktan sonra, Türk olmayanlara karşı
hoşgörülü davranışını devam ettirirken, Türklerin Müslümanlığı
yorumlamaları üzerinde, gittikçe artan bir baskı uygulamasına
(tersten) benzemektedir.
Türklerin özellikleri dikkate alındığında,
bu türlü uygulamalar ters sonuçlar doğurabilir. Daha önce
belirttiğimiz gibi Türkler pek "hayır" diyemezler. Hayır
dedikleri iki önemli konu vatan ve namustur. Çok zaman "hayır"
dedikleri diğer bir konu da, kendilerine baskı uygulandığı
anlardır. Türkler, kendisine dışarıdan baskı uygulanırsa
bazen direnirler. Ama güçlerinin yeterli olmadığını düşünürlerse,
kabul etmiş görünüp içlerine atarlar. Sabrederler, ortamını
beklerler ve uygun buldukları bir anda kendi usullerince cevap
verirler. Osmanlı yönetiminin örtünmeyi zorlamasıyla ilgili
baskıya karşı bir mücadele olmadı. Çünkü halk, alimlerin söylediklerini
dinin emri olarak değerlendirdi ve kabul etti.
Baskıların ne yönden ve kimden geldiği hiç
fark etmez. Birçok genç kızın evden kaçmasının altında bu
baskılar yatar. Nitekim Türkiye’de bugün ortaya çıkan
durumda, 1937’de uygulanılmaya başlanılan Laiklik konusunda,
Atatürk’ten sonra aşırı gidilerek, devletle halkın arasının
açılmasının da payı vardır.
Halbuki, Türkler yumuşak başlı ve iyi
niyetlidirler. Türklere sevgiyle ve dostça yaklaşıldığında
her zaman uyumludurlar. Böyle bir kardeşlik ortamının oluşması,
örtünen insanları siyasi ihtiraslarına alet etmek isteyenlerin
en önemli silahlarını ellerinden alacaktır. Annelerimizin
kullandığı tipte başörtüsüne izin verilebilir. Örtünenlerin
inançları doğrultusunda mı, yoksa siyasi amaçla mı hareket
ettiği böylece anlaşılır. Ayrıca son yıllarda başörtüsünün
altına daracık elbiseler giyerek, yollarda sigara içerek,
parklarda çok samimi oturup sarılarak işi sulandıran bazı kişilerin
din hakkında yanlış imaj vermeleri de önlenmiş olur.
Bir devlet, kendi okulunda okuttuğu bir öğrenciye
güvenemezse, o devlet davranışlarını gözden geçirmelidir. Bu
devlet, 1968’den itibaren kendi düzenini yıkmak için silaha sarılıp
mücadele verenlerin bile bir kısmını daha sonra üst görevlere
getirdi. Devletin bu tavrı yıkılmasına sebep olmadı. Zaten
devlet kendisine ciddi bir tehdit görürse, bütün kurumlarıyla
tedbir alacak seviyededir.
Türkler gibi, imparatorluklar kurmaya meyilli
bir devletin uygulamalarının, köksüz bazı devletlerle benzer
olması yanlıştır. Bu davranışlar, insanları birbirlerine
rakip durumuna getirir. Devlet ile halkın arasını açar, uçurum
oluşturur. Sonunda her iki taraf da zarar görür. Hem devlet, hem
de Müslümanlık kaybeder. Huzurlu ve güzel gelecek için, devlet
ile halkın arasının açılmaması gerekir. Esas olan iki ayrı düşüncenin
birbiriyle birlikte barış içerisinde yaşayabilmesidir.
Zaten, Kur’an-ı Kerim’in tamamına bakıldığında,
Allah, ırzlarını koruma konusunda, hem kadınlara, hem de
erkeklere hitap etmektedir. Birbirlerini tahrik etmeyecek şekilde
davranmalarını, giyinmelerini ve bakışlarından bazılarını
yummalarını istemektedir. Yoksa, başını örten birisi, örtmeyen
ama erkekleri tahrik etmeyeni "kötü kadın" göremez. Örtmeyen
ise, başını örten için "onlar gerici ve cahiller. Zaten örtünün
arkasına sığınıp kötülükler yapıyorlar." diyemez.
Kur’an’da "lâ ilâhe illaallah"
yani "Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır."
diyen insanı Allah, Müslüman kabul ediyor.
Bir savaşta Sahabelerden biri düşmanı yere düşürür.
Tam öldürecekken silahı da olmayan bu kişi “lâ ilâhe
illaallah” der. Ama korkudan böyle söylediğini düşünen
Sahabe, onu yine de öldürür. Hz. Muhammed (s.a.v.) olayı duyunca
çok kızar. Kendisinde görülmeyen bir hiddet gösterir.
“Kalbini açıpta mı baktın?” der.
O halde insanlara ne oluyor?