![]() | | |
02.07.2005 |
|
TÜRKLERDE DOĞDUKLARI YERE BAĞLILIK Arap yazarların bir kısmı, en başta tarihçi ve ilim
adamı El-Cahiz, Hilafet Ordusu’ndaki Türkler üzerinde yaptığı
incelemelerinin sonucunda, şu karara varır (s.77): “Türkler yaltaklanma, yaldızlı
sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacıklık, yerme, riya, dostlarına
karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat (buradaki anlamı, dinde farklı anlayışlar)
nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye
ile başkalarının malını helâl saymazlar. Türkler çok
cesaretlidirler, ama, doğdukları yere bağlılıkları, çok daha övgüye
layıktır.” Doğduğu yeri sevmeyi oraya bağlanıp kalmak olarak
algılamayan Türklerin, eritilmeye karşı direnmeleri özelliklerinin
temelinde, belki de bu yapı vardır. Bazı Batılı tarihçiler bu olguyu Türklerin simgeleriyle
açıklarlar. Türklerin gittikleri yerlerde, simgeleri olan
“Bozkurt”u örnek aldıklarını ve onun gibi davrandıklarını söylerler.
Bu yazarlara göre “Bozkurt bir sahibe uzun süre bağlı kalacak şekilde
evcilleşmez. Bozkurt için evcilleşmek nasıl yok olmak demekse, Türkler
için de aynı anlamdadır”. Bu nedenle Türklerin gittikleri yerlerde,
simgeleri gibi akıllı ve sağduyulu davranarak, eritilmeye karşı
direndiklerini düşünürler. Eğer, Avrupalı yazarların evcilleşmekten
maksatları, başkalarına biat ederek bağlanmak ise, gerçekten de Türklerden
böyle bir şey beklenmez. Bu durumu en veciz şekilde Atatürk şöyle
ifade etmiştir. “Bağımsızlık benim karakterimdir.” ABBASİ
HİLAFET ORDUSUNDA TÜRKLER Araplar, yeni fethettikleri ülkelerde, yerli halktan muhafız
kuvvetleri oluşturuyorlardı. Ubaydullah bin Ziyad 674 yılında,
Buhara’yı fethettikten sonra, Basra valiliğine tayin edildi.
Buhara’dan giderken yanında yerli halktan iki bin okçu götürdü. Bu
okçuların çoğunluğu Türklerdi. O yıllar, Orta Asya’da, I. Göktürk
Devleti’nin yıkıldığı, yerini ise yeni
güçlü devletin almadığı bir dönemdi. Çin’in tekrar etkili
olmaya başladığı, Türkler için karanlık yıllardı. Bu nedenle,
esir alınarak veya paralı asker olarak Basra’ya götürülmeleri
normal karşılanmalıdır. Bu ilk okçu birliği, Arapların, Türkler hakkındaki kötü
izlenimlerini sildi. Türklerin askeri niteliklerinin üstünlüğü, kısa
sürede anlaşıldı. Arapların, Basra’da şeker kamışı tarlalarında
çalıştırdıkları Zenci kölelerle, mukayese bile edilemezlerdi. Bu
nedenle Türk esirlere ve paralı askerlere istek süratle arttı. J.P.
Roux’ya göre (s.105) Bunlara Arapça da beyaz köle anlamına gelen
"Memlûk" denilmeye başlandı. İbn Havkal’a göre Türk
esirler, "en yakışıklıları, en güzelleri, tümünün en iyileri
ve dünyanın en pahalı köleleriydi." Türk
köleler ve paralı askerler Müslümanlığı kabul ettiler. Ama, Arap
uygarlığı içerisinde erimediler. Ellerinde silah olması, güçlenmelerini
hızlandırdı. Bilhassa, Abbasiler döneminde çok etkili oldular.
Komutanlarına Emirü’l-Ümera denilmeye başlandı. J.P.Roux’ya göre
en ünlü komutanlardan bazıları ve yaptıkları şunlardır (s.105): Afşın
(Haydar Bin Ka’us) (816-837), Azerbaycan’da, İranlı Hürremi
Babek’in isyanını bastırdı; Boğa el-Kebir (Büyük Boğa, öl.
862), Ermenistan beyliğini geçici bir bağımlılık altına aldı
(851); Boğa el-Sagir (Küçük Boğa, öl.868), Abbasi İmparatorluğu’nun
bir süre için gerçek hakimi oldu. Türk esirler ve paralı askerler Müslümanlığın göbeğinde
idiler. Ancak, en küçük guruptan başlayarak, gurupların birbiri içerisindeki
bağlılığına, Müslümanlığa ait olmaktan daha önce yer verdiler. Türklerin
önemli bir kısmında bu anlayış halen devam etmektedir. Türklerin de desteğiyle iktidara gelen Abbasi Halifesi Mütevekkil
Ala’llah ile üç halefini, çeşitli sebeplerle yine Türkler öldürdü.
Bu nedenle Türklere karşı bir kamuoyu oluştu. Ancak tam bu sıralarda
Basra bölgesinde şeker kamışı tarlalarında çalışan
Zenci kölelerin başlattığı, Zenc İsyanı (883) çıktı.
Kur’an-ı Kerim’de insanlar eşittir denilmesine, Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) Veda Hutbesi’nde köleliği kaldırmasına rağmen, Araplar köle
kullanmaya devam etmişlerdi. Zenci kölelere genelde sert davranıyorlardı.
Ayaklanan Zencilere, Halife Mutemid Ala’llah birliklerini gönderdi.
Ancak askerlerden bir kısmı isyancıların safına geçince, Halife,
Türklerden yardım istemek zorunda kaldı. Türk komutanlar isyanı
kolayca bastırdı. Böylece Arap kamuoyunda Türklere karşı oluşan
tepkiler de azaldı. KÖLE
VE PARALI ASKER TÜRKLERİN KURDUKLARI TÜRKİYE DEVLETİ
Tarihçi El-Cahiz’in aktardığına göre (s.28), Raşid
el-Türki adlı kişi, Basra valisi Ubaydullah bin Ziyad’ın mevlasıdır.
(Bu dönem Türklerin henüz bazı fertler olarak yeni Müslüman olmaya
başladıkları anlardır. Bu mümtaz şahıstan başka Zuhayr b. El-Türki,
Hammad el-Türki gibi başka değerli ve mevlâ özelliğinde insanlardan
da bahsetmektedir. Türklerden böyle kişilerin, henüz hicri 60 yılından itibaren Arap kökenli
valilerin feyz aldığı kişiler haline gelmesi, Türklerdeki özelliklerin
ciddiyetle araştırılması gerektiğini düşündürmektedir.) Raşid el-Türki adlı bu seçkin Türk, Irak bölgesinde
kullanıldıklarını düşünerek, kendisine bağlı birlikleri yukarı Mısır’a
götürdü. Sonraları Türklerin Mısır’a gelmeleri hızlanarak devam
etti. Ahmed bin Tolun, Kahire’de Tolunoğulları Hanedanını kurdu
(868). Daha sonra 1250 yılında İzzeddin Aybeg tarafından "Ed-Devleti’t
Türkiye", yani "Türkiye Devleti", kuruldu. Bu devlete Araplar ve
Avrupalılar, “Türkiye Devleti” derken,
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih kitaplarında ise,
"Memlûklar" veya "Kölemenler" denilmesinin mantıklı bir açıklaması yoktur. Bu yanlış
muhtemelen, Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı tarihçilerinden aynen
aktarılmasından doğmaktadır. Türkler, esir ya da paralı asker olarak, Müslüman
Arapların en yoğun oldukları bölgeye gelmişlerdi. Bu dönem Arapların
kültür olarak, belki de tarihlerinin en üst seviyesinde oldukları
zamandır. Ama Türkler, düşünüldüğü gibi üstün görünen kültür
karşısında erimediler. Hattâ, Abbasi Halifelerinin gözdeleri haline
gelmek, bazen imparatorluğun hakimi olmak bile, onlara yetmedi. Önce
beyliklerini, sonra da devletlerini, hem de "Türkiye" adıyla
kurdular. Buradan da, Türklerin İslâmiyet öncesinde sağlam
bir kültüre sahip oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim, 8. yüzyıldaki Orhun Abidelerinde etkili bir
edebiyat dili kullanılmıştır. Ayrıca II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı
için bazı Batılı tarihçiler ”ama bu yıkılışın önemi yoktu. Türk
Dünyasına onu yüzyıllar boyu ayakta tutacak bir atılım kazanılmıştı.”
demişlerdi. Basra bölgesine getirilen köle ve paralı asker Türklerin,
mimarlık ve sanatta da etkili olduklarını biliyoruz. Bütün bunlar
dikkate alındığında, Göktürk Devleti konusunda tarihçilere hak
vermemek mümkün değil. Türklerin Basra’ya getirildikleri
dönemde, sarayların ve evlerin alçı süslemelerinde görülen eğri
kesim tekniği ve yaş sıva üzerine tahta kalıplarla yapılan
bezemeler, Türklerin İslâm sanatına getirdiği ilk yeniliklerdir. Bu
konuda kitabın Türklerde Mimarlık, Bilim ve Sanat bölümünde bilgi
verilmişti. Türklerde doğdukları yere bağlılık, günümüzde de
devam etmektedir. Türkiye sınırları içerisinde başka şehirlere göç
edenler, doğdukları kentle bağlarını devam ettirmektedirler.
Avrupa’da çalışan Türkler, birikimlerini tamamen kendi istekleriyle
Türkiye’ye gönderdiler. Son yıllarda Türkiye’de yaşayan bir kısım
insan tarafından maddeten aldatıldılar.
Türkiye’de yaptıkları yatırımlardan sürekli zarar ettiler.
Buna rağmen, birikimlerini ülkelerine
göndermeleri azalarak da olsa sürüyor. Diğer taraftan 1999 yılında dünyada 51 ülkede, Türkiye’nin
desteğiyle değil, kişisel gayretleriyle iş sahibi olmuş Türkler vardı.
Bunlar da, doğdukları yere bağlılık sonucu, her fırsatta ülkelerine
destek olma çabasındadırlar. Ticaretlerini, mümkünse Türkiye ile
yapma, ihtiyaç olduğunda doğdukları ülkeye döviz gönderme isteği
taşımaktadırlar. 2007 yılında ise Türklerin iş kurdukları ülke
sayısı 100’ü geçti. Bir daha olmaması için dua edilen, 17 Ağustos 1999
depremi sonrasında, dünyanın her yerindeki işçi, işveren, öğrenci,
öğretim üyesi vb. ne olurlarsa olsunlar bütün Türkler, tamamen kendi
istekleriyle ülkelerine yardım için seferber oldular. Diğer taraftan, 1944 yılında vatanları olan Kırım’dan
Sibirya’ya ve Orta Asya’ya sürülen Kırım Türkleri, buldukları
ilk fırsatta eski vatanlarına dönmeye çalışıyorlar. Ülkelerinde
karşılaştıkları her türlü yokluk ve yaşadıkları sefalete rağmen
mücadeleye devam ediyorlar. Hem de dönenlerin çoğu başka yerlerde doğmuş
ikinci ve üçüncü nesil insanlar olmalarına rağmen. Diğer taraftan
Çin yönetiminde yaşayan Kazaklar, yukarılarında bağımsız
Kazakistan Devleti kurulduktan sonra (1991), belki de daha önce hiç görmedikleri
topraklara göç ettiler ve kendi devletleri için mücadele etmeye başladılar. Türk
Devletlerini yönetenler bu gelişmeleri dikkatle izlemek, doğdukları
yere bağlı olan bu insanların öz ülkelerine yaptıkları desteklerini
sistemli hale getirerek sürekli kılmakla yükümlüdürler. İsmail Hakkı KÜPÇÜ
Başa Dön | "Türklerde Doğdukları Yere Bağlılık" makalesini yazdır
|
Son Güncelleme 02.07.2005