TÜRKLERDE
IRKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK
İki
bin yıldır çok sayıda devlet ve imparatorluklar kurmuş olan Türkler,
devlet olarak ırkçılık yapmadılar.
(Aslında Doğu anlayışında, ırkçılık diye bir tanım ve
duygu yoktur. Irkçılık, tanım olarak ilk defa Batı tarafından
ortaya atılmıştır.) Türkler, hemen bütün imparatorluklarında
Türk olmayan halktan insanları da önemli görevlere getirdiler.
Diğer halklara adaletle davranmaya çalıştılar. Ülkelerindeki bütün
dinlerin mensupları için ayrı din adamı ve ibadet yeri
bulundurdular. Hatta kimi zaman Hazar Türklerinde görüldüğü
gibi, her din mensubunun davalarını ayırdılar. Ayrı ayrı yargıçlar
görevlendirdiler.
J.P.Roux’nun
ifade ettiği gibi (s.230), imparatorluklarındaki Türk olmayan çeşitli
toplulukların duraksamalarının, güçsüzlüklerinin,
ihanetlerinin sonunda, imparatorluğu savunmak büyük ölçüde Türklere
düştü. Bunu hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir
özveriyle yaptılar. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde daha
belirgin olarak görüldüğü gibi, mücadelelerinden kendilerinin
yarar sağlamayacak olmaları, bu özverilerinin değerini daha da
arttırmaktadır.
Türkler
dünyada, en geniş alana yayılmış ve en çok imparatorluk kurmuş
millet olmalarına rağmen, yok ettikleri hiçbir medeniyet olmamıştır.
Jean Paul Roux’nun dediği gibi, sadece bazı halkların, Türklerin
kendilerinin ilerlemelerini engellediklerine dair iddiaları vardır.
Bunların da ciddi olmadıklarını tarihi inceleyenler biliyor.
Aksine Türkler, diğer halklara, Türk tebaaya gösterdiklerinden
daha iyi davrandılar. Eğer dünyada ırkçılık üzerine yarışma
yapılsa, Türkler ve Doğulular sonlarda kalırlar. Hele 1492’den
sonra “öteki”ni yok eden Avrupalı anlayışının yanında çok
masum kalırlar.
Bugünkü
anlamda milliyetçilik anlayışı da ilk önce Avrupa’da başlamıştır.
Avrupalıların
kendi halklarına da baskıcı davranmalarının sonucu 1789 Fransız
Devrimi oldu. Devrimden sonra
Avrupa’daki halklar arasında, milliyetçilik düşüncesi
organize olmaya ve gelişmeye başladı. O dönemde Avrupa’da iki
tane imparatorluk vardı. Biri Osmanlı, diğeri daha küçük olan
Avusturya-Macaristan idi.
Avusturyalı
liberaller, imparatorluktaki halkların milliyetçilik duygularının
ve özgürlük isteklerinin önüne geçmek için, yeni bir fikir
geliştirdiler. Ekonomik kalkınmanın, halklar arasındaki birliği
sağlayacak uluslararası bir bağ olduğunu şiddetle savundular.
İmparatorluğu birlikte korumaları gerektiğini söylediler. Bu
nedenle ülkedeki diğer halkları da askere aldılar. Ekonomik kalkınmayı
sağlamaya çalıştılar. Ama Peter F. Drucker’e göre (s.37) bu
uygulamalar, siyasi yönden Avusturya için tam bir felaket oldu.
Refah,
farklı milletleri yatıştırmak yerine, onların giderek daha
milliyetçi kesilmelerine yol açtı. Avusturyalılar diğer
milliyetlere üniversite açtılar. Herkesin kendi ulusal dilini
kullanmasına izin verdiler. Bütün bunlar, özerklik isteklerinin
oluşmasından başka bir işe yaramadı. Özerklikler, ardından
tam bağımsızlık için baskı yarattı. Bu durumu gören
Avusturyalı yöneticiler, her istenileni yaptıkları halde,
kendilerine böyle davranılmasına içerlediler. Yaptıkları bunca
iyiliklerden, verdikleri haklardan sonra karşılığı bu olmamalıydı
diye düşündüler. Sonuçta diğer milliyetlere sert davranmaya başladılar.
1860 yılından itibaren bu hareketleri bastırmak için zor kullandılar.
Ama, artık ok yaydan çıkmıştı ve geç kalınmıştı.
Benzer
durum, İngiliz egemenliğindeki Hindistan’da da oldu. İngilizler
kuzey Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nu da topraklarına
katarak (1856), Hindistan’ın tamamına hakim olmuşlardı. Bölgenin
büyüklüğünden dolayı, ülkeyi daha kolay yönetebilmek amacıyla
1870'li yıllarda Hindistan Kongresi’ni kurdular. Böylece bu büyük
ülkeyi daha kolay yönetebileceklerini düşündüler. Ekonomik ve
sosyal konularda serbestlik verdiler. Ancak, P.F. Drucker’e göre
(s.37), Hindistan’ın bağımsızlık hareketindeki liderlerden
hemen her biri bu kongreden çıktı.
Tarihteki
diğer olaylar da incelendiğinde görülen şudur.
Kendi kendilerini yöneten bir ülkenin bağımsız insanları,
refaha daha çok ulaşıp daha çok eğitim gördükçe, düşünce
olarak liberalleşiyorlar. Ancak, başkalarının yönetiminde olduğunu
düşünen ve kendilerini bağımsız hissetmeyenler refaha daha çok
ulaşıp daha çok eğitim gördükçe, diğerlerinin aksine daha
gurupcu ve köktenci oluyorlar. Başkaları tarafından yönetilmek
zor geliyor ve durumlarına daha çok içerliyorlar.
OSMANLI’DAKİ
TÜRK OLMAYAN HALKLARDA MİLLİYETÇİLİK
Bütün
Avrupa kökenli imparatorlukların aksine Osmanlılar, Anadolu’dan
aldığını Balkanlara, Hicaz’a, Mısır’a yatırdılar. Savaşlara
ise Türkleri gönderdiler. Böylece Türk kökenlilerin hayatlarının
ve ticaretlerinin baltalanmasına sebep oldular. Bu arada ise diğer
milliyetleri rahat ettirmeye çalıştılar. Bu konularda daha önce
bilgi verildiğinden burada değinilmeyecektir.
Ama,
ayrılmak isteyenleri uzun süre ya da sonuna kadar tutmak, bırakın
devletleri, ne iş yerinde, ne ailede, ne de spor kulübünde, mümkün
olmayabilir. Nitekim Müslüman olan ve üzerlerine titrenilen
milliyetler bile, Avrupalı büyük devletlerin kışkırtma ve
desteklemelerinin etkisiyle, Osmanlı’dan ayrılmak için bazen
isyan çıkardılar. Kimi isyanlar ise adaletsiz davranan bölge yöneticilerine
karşı yapıldı.
İlk
isyan edenler Arnavutların Hıristiyan gurubu oldu. Önce 1779’da
Geg’ler ve Tosk’lar ayaklandı. 1787’de Müslüman Mahmud Buşati,
Kosova’da Osmanlılara karşı savaştı. Diğer taraftan da,
Avusturya İmparatoru II. Joseph ile siyasi ve dini bir antlaşma
yaptı. Ancak etkisi kısa sürdü. Daha sonra, Osmanlı yönetimindeki
bazı hatalara kızan Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa isyan etti.
Onun başkaldırısı yönetimle ilgili haklı nedenlere dayandığından
uzun sürdü. Ancak isyan, 1822’de Osmanlı kuvvetlerince ele geçirilip
öldürülmesiyle son buldu. Daha sonraları kuzeyde II. Mustafa Buşati,
Orta’da Poda Paşa ve Güney Arnavutluk’ta Tepedelenlioğlu Veli
Bey isyan ettiler. Daha sonra Berlin antlaşmasından (1878) sonra,
Prizen Arnavut Bağlaşması kuruldu. Bu kuvvetlerin bağımsızlık
için isyan etmeleri üzerine padişah II. Abdülhamit Han, üzerlerine
Derviş Paşa’yı gönderdi ve isyanı bastırdı.
Bosna-Hersek
ise Osmanlı İmparatorluğu’na karşı, Arnavutlara nazaran daha
sadık davrandı. İlk isyanlarını 1851 yılında çıkardılar.
Bu tarihte Babıali’nin yaptığı ıslahatlar üzerine çıkan
isyanı, Ömer Paşa bastırdı. Ancak, yedi yıl sonra 1858’de
Bosna halkı Avusturya’dan kendilerine müdahale etmelerini
istedi. 1875'te Hersek’te isyan patlak verdi ama yine bastırıldı.
1878 Berlin antlaşması ile Bosna-Hersek Avusturya’nın yönetimine
bırakıldı. Ancak, bölgeyi Avusturya’nın resmen işgali
1908’de oldu.
Avrupalıların
ve Rusların bizzat katılımla destekledikleri isyanlardan sonra diğer
milliyetler de önce özerklik, sonrada tam bağımsızlıklarına
kavuştular. Önce Yunanlılar (1829), sonra Sırplar (1830),
Rumenler (1878), Bulgarlar (1878) başlangıçta küçük, giderek
daha büyük toprak parçasıyla bağımsızlıklarını ilan
ettiler. Balkan Savaşında da (1912) hep birlikte Osmanlı’ya
saldırdılar.
Osmanlı
yönetiminde kalan halklardan da isyan edenler oldu. İlk isyanı
1880-1882 yılları arasında Kürtler çıkardı. Şeyh Ubaydullah
yönetimindeki isyan çok geniş bir alana yayıldı. Ama bastırıldı.
Ermeniler ise, 1895 yılında ilk isyanlarını çıkardılar.
Van’dan Adana’ya kadar isyanı yaymaya çalıştılar.
Eğer
Osmanlı yönetimindeki halklar Türklerden hoşnut olmasalardı,
Osmanlı’nın zayıfladığı, yeniçerilerin lağvedildiği,
yerine ciddi bir ordunun kurulamadığı, Avrupalıların ve Rusların
sürekli kışkırttığı ve bizzat destekledikleri ortamlarda,
sadece bazı milliyetçi ayrılıkçı güçlerin değil, halkın çoğunluğunun
desteklediği ayaklanmaların olması gerekirdi. Hatta halklar
aralarında birleşerek başkaldırabilirlerdi. Böyle bir durumda
Osmanlı’nın gücü ayaklanmaları bastırmaya yetmezdi.
Böyle
bir durum olmadığı gibi, aksine tersi oldu. Meselâ, Yunanistan
bağımsız olduktan sonra bir kısım Yunanlı halk, oradan kaçarak
Türkiye’nin Ege bölgesine sığındı. Çünkü yeni kurulan
Yunanistan’da, devlet gibi görünen çeteler vardı. Osmanlı’da
ise, adalet vardı.
Türkiye’deki
bir kısım insanlar, bütün bu milliyetlerin isyan etmelerinin
sebebi olarak Jön (genç) Türkleri görürler. Halbuki bu
insanlar, "Yeni
Osmanlılar" adındaki derneklerini 1865 yılında kurdular.
Yani bu olaylardan, isyanlardan
çok sonra ve azınlık milliyetçilerine bir tepki olarak kurdular.
Eğer Fransız Devriminin rüzgârına kapılan ve kışkırtılan
halklar sıkça ayaklanmasalardı, Türklerde milliyetçilik akımı
oluşmazdı. Yine de Jön Türkler hareketi tamamen bir milliyetçilik
hareketi değildir. Gidip gördükleri Avrupa’nın gelişmişliği,
teknolojik üstünlüğü karşısında, Osmanlı Devletinin geri
kalmışlığına bir içerlemedir.
SERHAT
BOYLARINDA ACI ÇEKEN TÜRKLER
Osmanlı
İmparatorluğu bünyesindeki bu milletler isyan ederlerken Türkler,
o bölgeleri Avusturya-Macaristan ve Rus ordularına karşı korumak
zorunda kalarak savaşıyorlardı. Savaşlara kişisel katılımlar
dışında, bölge halkından kurumsal destek gelmiyordu. Bölgede Türklerin
sayıları azalmaya başladı. Az sayıda olmalarının da etkisiyle
hem içeriden milliyetçi gurupların, hem de dışarıdan düşmanların
hücumlarına uğruyorlardı. Devletleri güçsüz haldeydi. Karşılarında
savaşan Avusturya ve Rus kuvvetleri, kendilerinden daha kalabalık
ve silah bakımından üstündü. Sonuçta, bu bölgelerdeki Türkler,
belki de Anadolu insanından daha çok acı çektiler. Acımasız düşman
orduları ve imparatorluk mensubu milliyetlerin bazı vahşi çeteleri
tarafından kimi yerde soykırıma uğradılar. Geri çekilişler
tam bir perişanlıktı. Hem doğa şartlarına hem de vahşi çetelere
karşı mücadele ediyorlardı. Bu acılar uzun süre devam etti.
Yüz
yıl içerisinde toplam 5.500.000 Türk ve Müslüman bu saldırılarda
vahşice öldürüldü. Kaçabilen yaklaşık 5.000.000 kişi Türkiye’ye
sığındı. Ansiklopedilerce
verilen ve belki de çok daha fazla olan bu rakamlar, Türklere karşı
uygulanmaya çalışılan gerçek bir soykırım gayretini gösterir.
Budin’in
(Budapeşte) terk edilmesinden sonra göçler hızlandı. Göçler
ani olduğundan düzen ve intizamdan yoksundu. 1700-1774 arasında
artan toprak kayıplarına paralel olarak hızlanan göç
hareketleri Macaristan, Kırım, Kuzey Kafkasya, Romanya,
Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Doğu Türkistan’dan
Anadolu’ya doğru oldu. Ancak bu döneme ait rakamlara ben ulaşamadım.
Büyük Larousse ve Meydan Larousse ansiklopedilerinden toparlanan
bilgilere göre, bölgeler itibarıyla daha sonraki göçlerin tarihçeleri
şöyle:
1771’de
Kırım’ı işgal eden Ruslar, 40.000’e yakın sivili kılıçtan
geçirdi. Bu olay üzerine göç başladı. Kısa sürede yaklaşık
500.000 kişi göç etti. 1859-64 arasında tekrar göç oldu. Bu
defa Nogaylar da göçe katıldı. 700.000 kişi göç etti. Bunların
bir kısmı o dönemde Balkanlara yerleştirildi.
Kuzey
Kafkasya’da 1780’de başlayan göç, önceleri 30.000 ve 15.000
gibi rakamlarla sürdü. 1855-63 arasında ise 295.000 kişi Türkiye’ye
göç etti. 1864’te de Batı Kafkasya ve Kuban havalisindeki Türkler,
bir ay içinde yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldılar. Bir
milyondan fazla göçmenin büyük kısmı yollarda öldü. 600.000
kişi güvenli bölgelere yerleştirildi.
1877-78
savaşı yani 93 harbi sonunda yaklaşık 500.000 kişi Anadolu’ya
göç etti. Bu dönemde Azerbaycan’dan gelen göçlerin sayısı
40.000 civarındaydı.
1820’den
sonra Yunanlılar Mora, Tesalya ve Ege adalarında oturan Türklere
baskı uyguladılar. Bir yılda 32.000 sivil Türk’ü öldürdüler.
Bu olaylardan sonra 1829’da Osmanlılar, Yunan Devleti’ni resmen
tanıdılar. 1830’da II. Mahmut şeyhülislâmdan fetva alarak, göçe
onay verdi. Altı ay içerisinde Mora’daki bütün Türkler göç
etti. 1864’te Girit’teki 60.000 Türk, Anadolu ve İstanbul’a
göç etti. 1885-1923 arasında toplam 800.000 Türk
Yunanistan’dan Anadolu’ya göçtü. 1923-33 arasında Türkiye
Cumhuriyeti ile karşılıklı göç antlaşması imzalandı. Türkiye’den
Yunanistan’a 150.000 Rum giderken, Türkiye’ye 400.000’e yakın
Türk göç etti. 1878-1954 arasında Kıbrıs’tan 70.000 Türk
Anadolu’ya göç etti.
1828’de
Rusların Edirne’ye gelmesi üzerine 30.000 Türk
Bulgaristan’dan göç etti. 1876-78 arasında ise 650.000 Türk göç
etti ve çeşitli yerlere yerleştirildi. 1885-1923 arasında
500.000 kişi evlerini terk ederek Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı.
Bulgaristan’dan göçler 1990 yılına kadar sürdü. 800.000
civarında insan göç etti.
1806-1812
Rus ilerlemesinden sonra Eflak-Boğdan’dan 200.000 kişi göç
etti. 1877-78 savaşından sonra Dobruca’dan 90.000 Türk
Anadolu’ya göçtü. Romanya’dan göçler 1960 yılına kadar sürdü.
Bu dönemde toplam 180.000 kişi göç etti.
1804’te
Sırp isyanından kaçanlar, Bosna-Hersek ve Rumeli’ye göç
ettiler. 1806-1812 Rus yayılmasında Sırplar, Türkler üzerinde
tekrar katliam yaptılar. Kaçabilenler Kosova, Üsküp ve Manastır
civarına yerleştirildiler. 1826’da yapılan Akkerman antlaşması
ile 150.000 Türk Sırbistan’dan göç etti. 1867 yılında Sırpların
zulmünden kaçan Boşnaklardan 150.000 kadarı Türklerle birlikte
Anadolu’ya göç etti. 1908-23 arasında 300.000, 1923-33 arasında
da 350.000 Türk Sırbistan’dan göç etti. 1946-60 arasında
160.000, 1960-70 arasında da 44.000 kişi göç etti.
Göçlerle
ilgili olarak verilen bu rakamlar göçü başarabilenlerdir. Saldırılarda
ve yollarda ölenler hariçtir. Hem çok uzun
süreli olmaları, hem sayıları, hem de acıları bakımından Türklerin
bu göçleri dünya tarihinde ender görülecek göçlerdendir.
Halbuki,
Osmanlı yönetimi bir geri çekiliş planı yapabilirdi. Arnavut,
Boşnak, Arap gibi çoğunluğu Müslüman olan halklara bağımsızlıklarını
verebilirdi. Böylece, düşmanla aralarına tampon devletler oluşturmuş
olurdu. Barış dönemlerinde de bu yerleri yönetmek ve kalkındırmak
için para harcanmazdı. Savaş zamanında da buralara yapılan saldırıları,
Osmanlı sınırları içerisinde olmadığından kendine yapılmış
gibi görmeyerek, oraları savunmak zorunda kalmazlardı. Ama her
savunma, hem manen hem de maddeten yıkım oluyordu.
Ama
Türklerin dünya görüşleri böyle bir tedbir almalarına
engeldir. Türkler, karşısındaki kötülük yapıyor diye,
kendileri de hemen kötülük yapmazlar. Sabredip beklerler. Ancak
karşı taraf “bardağı taşırdığında” şiddetle cezalandırırlar.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de Nahl Suresi 126. ayet şöyle
diyor: "Eğer azap edecekseniz, size yapılan azap kadar azap
ediniz. Ama, sabrederseniz and olsun ki o sabreden için daha
iyidir." Yine Nahl Suresi 128. ayette "Allah korunanlarla
ve iyilik edenlerle beraberdir." denilmektedir. Zaten Gök-Tanrıya
inanan ve Göktürk alfabesini kullanan Balkan Bulgarlarının hanı
Kurum Hanın, iyilik yapma konusundaki inancının da buna benzer
olduğunu daha önce belirtmiştik. Hatırlayalım; "Doğru
insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların
iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu.
Fakat Tanrı biliyor."
Bu
yapıda olan insanların ırkçı olmaları düşünülemez. Türklerde
uzun süren bir kin tutma olmaz. Düşmanları Türklere bir adım
yaklaşırlarsa, Türkler mutlaka daha fazla yaklaşırlar.
İsmail Hakkı Küpçü |