Avrupa'da 1700'lü yılların ortalarından
itibaren, toplum yoluyla kurtuluş düşüncesi dile getirilmeye başlandı.
Halbuki Amerika'daki Adam Smith, tam kapitalizmi savunmuştu. P.F.Drucker’e
göre (s.16) Jean Jacques Rousseau, Fransa'da toplumculuktan ilk
bahseden kişi oldu. Sonra İngiliz Jeremy Bentham fikri geliştirdi.
Sosyolojinin babası sayılan August Comte ve G.W.Friedrich Hegel
ile bilimsel bir yapıya kavuştu. Genç Hegel'cilerden Karl
Heinrich Marx ile Friedrich Engels 1848 yılında birlikte, Komünist
Manifestosunu yazdılar. Bu dönemde 1815 Büyük Avrupa Barışı
devam ediyordu. Sömürgelerden de çok miktarda ek katma değer
geldiğinden, henüz kapitalizmin durumu iyi görünüyordu. Bu
nedenle Manifestoya pek itibar eden olmadı. Marx, uzun süre fakir
bir hayat yaşadı.
P.F.Drucker’e göre (s.8), 1873’de Viyana
Borsası ile çöküntüler başladığında Marx, çok az kişi
tarafından tanınıyordu. Ancak borsalarda başlayan seri çöküntüler,
Avrupa sosyetesinin kapitalizme olan güvenini sarstı. Yeni arayışlara
yöneltti. Bu sayede, 1878 yılında Marx'ı bütün dünya tanıdı.
Ölümünden sonra (1883) ise Engels, onun yazmaya başladığı
Kapital kitabının 2. ve 3. cildini tamamladı. Artık komünist
kuram uygulanmaya hazırdı.
Bu kuramın ilk uygulanmaya çalışıldığı
yer Rusya oldu. (Bazı komplo teorisyenleri Avrupalıların, komünizmi
Rusya’ya özel amaçlarla gönderdiklerini iddia ederler.)
Manifestonun yazıldığı dönemdeki Rusya, sürekli çevresine
saldırıyordu. Ancak, 1853-56 Kırım Savaşında teknolojik olarak
geri kaldığını anladı. Ağırlıklı olarak orduya yönelik
olmak kaydıyla sanayileşmeye önem verdi. 1870’lerden itibaren,
Almanlardan aldığı yardımlarla yatırımlarını artırdı.
Yabancı sermayenin ülkesine gelebilmesi için çeşitli düzenlemeler
yaptı. Bu çabaların sonunda yabancı sermaye Rusya’ya etkin
olarak girdi. P.Kennedy’ye göre (s.272), 1914 yılına gelindiğinde
madenciliğin %90’ı, petrol çıkarmanın %100’ü, kimya
sanayinin %50’si ve en az yabancı sermaye isteyen tekstil sektörünün
bile %28’i yabancıların elinde idi. Diğer yatırımlar için de
çok fazla dış borç alındı.
Bu iki sebep birleşince Rusya, yabancı yatırımcı
ve borç veren kuruluşlara daha büyük tavizler vermek zorunda
kaldı. (Günümüzdeki Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler
benzer durumda). Yabancı sermayeye verilen bütün tavizlere ve
alınan tüm dış borçlara rağmen, Rus ekonomisi ve sanayisi,
Avrupa ve ABD seviyesine yaklaşamadı. Genelde gemi inşa,
tekstil ve yiyecek maddelerinin işlendiği sanayiler ağırlıkta
oldu. Paul Kennedy’nin konumuzla ilgili rakamları şunlar
(s.273): 1913 yılında, ihracatın %63’ünü tarım ürünleri,
%11’ini ise kereste oluşturuyordu. Aynı yıl kişi başına
sanayileşme düzeyi, Almanya’nın dörtte birinden, İngiltere’nin
altıda birinden azdı. Nüfusun %80’i tarımla uğraşıyordu.
Kalanların çoğunun da tarımla ilgisi vardı. 1890-1914 arasında
çok hızlı artan nüfus, 61 milyon artarak 177 milyona ulaştı.
1913’te askeriyeye 970 milyon ruble ayıran Rusya, sağlık ve eğitime
154 milyon ruble ayırabildi.
I. Dünya Savaşının ağır şartları, bu geri
kalmışlığa eklenince hayat dayanılmaz bir hal aldı. Türklerin
beklenmedik bir şekilde kazandıkları Çanakkale Savaşı
Rusya’ya yardımların ulaşmasını engelledi. Ayrıca Türkler
daha önce Almanların başarısız oldukları Galiçya cephesine
130.000 civarında asker gönderdiler. Böylece Rusların bu cephede
kayıpları arttı ve destek almaları mümkün olmadı. Sonuçta
Savaşın ikinci yılında 1916 sonuna gelindiğinde, Rus ordusunda
3,6 milyon asker ölü, ağır hasta ve yaralıydı. 2,1 milyon
asker de esir olmuştu. Zaten işçilerin 1902 başkaldırısından
bu yana aydınlar, askerler ve halktaki huzursuzluk artmıştı. Sıkça
başkaldırıyorlar ve yürüyüşlerine yönetim ateşle karşılık
veriyordu. Yönetimin bu uzlaşmaz tutumu diğer gurupların da karşısına
geçmesine sebep oluyordu. Son olarak 27 Şubat 1917’de askerlerle
işçiler el ele vererek bir hareket başlattılar. 2 Martta Çar II.
Nikolay tahttan feragat etmek zorunda kaldı. (Türklerin Çanakkale
ve Galiçya cephelerinde gösterdikleri başarılar ile Sarıkamış’ta
Rusların ilerleyişini durdurarak Anadolu’nun işgalini önlemeleri
Rusya’daki Bolşevik ihtilalinin önünü açtı.)
Devrim, Rus İmparatorluğu’nun bütün bölgelerine
sıçradı. Mart ayı boyunca ülke genelinde 600 Sovyet (yani şura,
meclis) kuruldu. Bu meclisler; ılımlı sosyalistler olan menşevikler,
sosyal devrimciler ve emekçilerin denetiminde idi. Sertlik yanlısı
Bolşevikler muhalefetlerini sürdürdüler. Devrim öncesinde zaman
zaman ülkesinden kaçmak zorunda kalan Lenin, son dönüşünde
komiteye ve Stalin komutasındaki askerlere hakim oldu (10 Ekim).
Silahlı ayaklanmayı başlattı. Bolşevikler 25 Ekimde
Petrograd’ı ele geçirdiler. 2 Kasımda Sovyet iktidarı
Moskova’da da ilan edildi.
Büyük Larousse ve meydan larousse
ansiklopedilerinden alınan bilgilerden bazıları şunlar. 1918 Ocağında
Rusya Fedaratif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (RFSSC) kuruldu. Ancak,
sertlik yanlısı Bolşeviklere başkaldırılar devam etti. İç
savaş oldu. Bolşevikler iç savaştan galip çıktılar. Lenin başkanlığındaki
hükümet yayınladığı halklar bildirisinde, halklara,
Rusya’dan ayrılma ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanıdı.
Bunun üzerine Slav kökenlilerin dışındaki önemli halklar ve Türklerin
birkısmı ayrı özerk devletler kurdular. Ancak Bolşevikler
Rusya’da duruma hakim olunca, bu devletlere soğuk baktılar. Yeni
kurulan bu devletlerin üzerine Troçki’nin örgütlediği Kızıl
Orduyu göndererek teker teker egemenlikleri altına aldılar.
1922 Aralığında Bolşevikler, kendilerinin sömürgeci
olarak niteledikleri Rus İmparatorluğu’nun eski sınırlarına
ulaştılar. Bütün halkları zorla SSCB adını verdikleri yeni
devletin bünyesinde birleştirdiler. Bu mücadeleler sırasında 8
milyon insan açlıktan, hastalıktan ve savaşlarda öldü. Bolşevikler,
eski Rus İmparatorluğunun sınırları içerisinde yeni kurulan bağımsız
devletleri yıkıp, tekrar egemenlikleri altına alırken,
kendilerini şöyle savunuyorlardı: “Biz kendi kaderini tayin
hakkını bütün ulusa vermedik, biz bu hakkı ulusların
proleteryalarına (işçi sınıfı) verdik” diyorlardı.
Bolşevikler, halkların kardeşliği ve halk
iktidarı sloganı eşliğinde iktidara geldiler. Lenin’in “iktidar
Sovyetlere” şeklindeki meşhur sözüyle yönetimi ele geçiren
Bolşevikler, bu sözlerinin hiç birinde durmadılar. SSCB’nin
Rus ordusu içerisinde komuta mevkiinde Avrupalı olmayanlar
elendiler. Ekonominin kumandasında da aynı uygulamayı yaptılar.
Sonradan kurulan Politbüro’da ise Avrupalı olmayanlar birkaç kişiyi
geçmedi. Yani Bolşevikler, Rus sömürgeciliği ve yayılmacılığını
artırarak devam ettirdiler.
İktidara geldiklerinde, bütün toprakları,
gayri menkulleri, tarım ve sanayi araç gereçlerini “ulusallaştırdılar”.
Bu uygulamalar üretimi süratle düşürdü. 1920’lerde üretim
1913 yılının %13,8’ine geriledi. Kamu maliyesi çöktü. Üretimi
tekrar artırmak için NEP (yeni ekonomik plan) geliştirildi. Bu
yeni uygulamada “kulak” denilen zengin çiftçilere tekrar bazı
haklar verildi. Diğer işlerde de kişilere bazı özel haklar
verildi. Bu tavizler sonuç verdi. Üretim tekrar eski seviyesine çıktı.
Diğer taraftan Stalin, kalkınmak için yaptığı
çalışmalarda çok sert tedbirler aldı. İnsaların hayatı hiçe
sayıldı. En az sekiz milyon insan öldü. Ancak bu tedbirler gelişmeyi
sağladı. P. Kennedy’ye göre (s.351) imalat sanayi üretim
endeksi, 1920’de yüz üzerinden 12.8 iken, 1938 yılına gelindiğinde
857.3’e ulaşmıştı. Ama Stalin de, ülke sanayini aynı Çarların
yaptığı gibi, orduya yönelik silah sanayine yönlendirdi.
1937 yılında 19 milyar dolar olan milli gelirin %26.4’ü
savunmaya harcandı. Halbuki ABD, aynı yıl 68 milyar dolar olan
gelirinin sadece %1.5 (birbuçuk) ini savunmaya harcamıştı.
Bolşeviklerin iktidara geldikten sonra gerçekleştirdikleri
en güzel atılım, eğitim konusunda oldu. Hemen okuma yazma
seferberliği başlattılar. Bunu 1923’de bütün diğer
cumhuriyetlere yaydılar. Kısa sürede okul çağına gelmiş çocukların
%98’i okuma yazmayı bilir hale geldi.
Bu dönemde Avrupa, I. Dünya Savaşının
yaralarını sarmak için uğraşmaktaydı. 1815 Büyük Avrupa Barışı
sonrasında gelen aşırı zenginlik azalmaya başlamıştı. Karşılarına
ABD ve Japonya rakip olarak çıkmışlardı. Bu kargaşa içerisinde
Dünya, 1929’da ekonomik bunalıma sürüklendi. Bunalımın da
etkisiyle Avrupa’da sosyalist (SSCB’deki anlamda değil)
hareketler güç kazandı. Almanya’da, Hitler önderliğinde
Nasyonal Sosyalistler iktidara geldi. İngiltere’de, eski dışişleri
bakanı işçi partili sosyalist Ramsay Mac Donald başbakanlığı
kazandı. İngiltere’de sosyalist planlamacılığın okulu London
School of Economics’di. Böylece planlı ekonomi uygulamaları başladı.
Halklar, büyük savaşın acılarından sonra
sosyalizme bağlanmış görünüyordu. Öyle ki, P.F.Drucker’e göre
(s.15) R.Mac Donald, iktidara geldikten sonra gerçeklerle karşılaşınca,
ekonominin kısa vadeli ihtiyaçlarını sosyalist ilkelerden önde
tuttu. Bu davranışı sonrasında neredeyse hain ilan ediliyordu.
Almanya’da ise, Hitler’in itibarı her geçen gün artıyordu. Eğer,
Hitler de, İngiliz Mac Donald gibi dönüş yapsaydı, o dönemde O
da, halkın gözünde itibar kaybedebilirdi. Batının anladığı
ekonomik plancılığı anlamında İtalyan Mussolini, İspanyol
Franco, Portekizli Salazar hep benzer ekonominin uygulayıcısı
oldular.
Avrupa’daki durum değerlendirildiğinde anlaşılan
o ki, 1917 Devriminin, yani Marksizmin kapitalist dünyaya
etkisi, planlı ekonomi uygulamaları oldu. Batılı ülkeler
sosyal değişimi, devlet harcamalarıyla gerçekleştirebileceklerini
düşündüler. İngiltere bu düşüncesini, Afrika’daki sömürgelerinde
de uyguladı. P.F.Drucker’e göre (s.148) sonuç, bu ülkeler için
felâket oldu. Jawaharlal Nehru, İngiltere’den getirdiği
sosyalist planlamacılık uygulamalarını terk edene kadar
Hindistan gelişemedi. Kısmen özel şartlara sahip Japonya hariç,
hiçbir ülkede devlet planlamacılığı hedefe ulaşamadı.
1960’lı yılların sonundan itibaren, ne Sovyet usulü planlamanın,
ne de Batı usulü planlamanın başarılı olmadığı iyice anlaşıldı.
Ekonomik verilerde Batı dünyasının çok
gerisinde kaldığını gören SSCB, bu uygulamalarından vazgeçti.
Bünyesindeki devletleri bile 1991’de serbest bıraktı ve kendi içine
çekildi. (Bunu yapmasalar, ileride Asya Rusya’sının Avrupa
Rusya’sına egemen olabileceğini düşünüyorlardı.) Diğer
taraftan 1949 Mao Devrimiyle Marx’ı uygulamaya başlayan Çin,
aynı Bolşevik devriminin başlangıcında olduğu gibi, önce çiftçilere
bazı haklar verdi. Sonra onlar da, bu düşünceyi terk etti. Bu
konudaki geniş bilgi, kitabın Mao Devrimi bölümünde
verilecektir.
Önce SSCB sonra da Çin, devrimi dünyaya
yaymadan, komünizmin tam uygulanmasının mümkün olamayacağını
düşündüler. Komünist fikirleri dünyaya yaymaya çalıştılar.
Ancak, Avrupa ve Amerika, 1930’lardaki sosyalist havanın
etkisinden çabuk kurtuldular. Hattâ, zamanla sosyal planlamacılığı
bile terk ettiler. 1968-1973 olayları, Batıdaki devlet ağırlıklı
anlayışın sonunu getirdi.
Ama Üçüncü Dünya Ülkeleri sosyalizmden
halen çok şey beklemeye devam ettiler. Bu nedenle bir çok ülkede
savaş niteliğinde iç mücadeleler oldu. İnsanlar birbirini öldürdü.
Acı çektiler. Gelişme mücadelesi veren bu ülkeler, kalkınmalarını
kendi elleriyle engellediler. Bütün kurumlarında yaptıkları
tartışmaları sadece üretimin paylaşılması üzerinde yoğunlaştırdılar.
Üretimlerini nasıl daha çok arttıracaklarını tartışmadılar.
Aksine, az sayıdaki bilinçli ve üretken insanlarını da
birbirlerine düşürerek hayatlarını harcadılar. Böylece gelişmiş
ülkelerin egemenliğinden kurtulamadılar.
Rusya ve Çin, gelişmekte olan ülkelere yardım
etmek isterken aksine, onlara çok zarar verdiler. Rakipleri olan
ABD’ne ise çok büyük iyilikte bulundular. (ABD’nin faydasına
olan konularla ilgili olarak “Tarihin Aydınlattığı Gelecek”
kitabımın II. Dünya Savaşı bölümünde daha geniş bilgi
verilmiştir.)
Rusya’nın tamamen, Çin’in kısmen yeni bir
sisteme dönmesiyle artık, “Toplumla Gelen Kurtuluş” düşüncesi
de, uzun ve acı tecrübelerden sonra, yanlış bulunarak terk
edilmiş oldu.