1520'li yıllarda Ruslar ülkelerine Avrupa’dan
barutu, yani “top”u getirdiler. Bu dönemde Altınordu Devleti
yıkılmıştı. Yerine Kırım, Kazan, Astrahan (Hacı Tarhan),
Sibir, Nogay ve Kasım Hanlıkları kurulmuştu. Bu hanlıkların hiçbirinde
barut yoktu. 1521 yılında Kazan’a giren Rusları oradan çıkaran
Kırım Hanı Sahip Giray Moskova’ya kadar gitti ve onları
vergiye bağladı. (Adile Ayda’ya göre (s.7), Kırım Hanlığı
ve Kazan Hanlığı, aynı ülkenin iki ayrı bölümü gibi idi.)
1525 yılında Moskova’ya tekrar hücum eden Kırım süvari birliği,
ilk defa karşılaştıkları top atışları karşısında
şaşkına dönerek geri çekildi. O dönemde baruta sahip tek
Türk devleti, Osmanlı İmparatorluğu idi. Osmanlılar aynı
yıllarda, Mohaç savaşında (1526) bilhassa topçularının
desteğiyle, Avusturya-Macaristan’ı hem de Avrupa’nın en
meşhur şövalyelerine rağmen yenerek Macaristan’ın büyük
bölümünü aldılar. (Yavuz Sultan Selim’in, diğer Türk
devletleri olan Safeviler ve Mısır Türk Devleti’ne
(Memlûklular) karşı kazandığı savaşlarda taşınabilir
topların önemi çok büyük olmuştur.)
Bu dönemde Kazan hükümeti, Kanuni’ye
elçiler göndererek Osmanlı egemenliğini kabul ettiğini belirtti.
Bu tavra kızan Ruslar bundan sonra Kazan Hanlığının üzerine
daha bir hırsla gelmeye başladılar. Karadeniz’in kuzeyinde çok
sayıda hanlık olması ve hanlıklardaki taht kavgaları, bu
devletleri gittikçe güçsüzleştiriyordu. İşte bu dönemde
Kazanlılar, Osmanlılardan yardım istediler. Ancak Osmanlılar,
hanların imdat çağrılarına olumlu cevap vermediler. Kazan
hanlığına yardım konusu sadece Kırım Hanlığının uhdesinde
kaldı. Halbuki Osmanlılar, Fransa’ya yardım için 1542’de
donanma göndermişlerdi. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in
kayınpederi I. Mengli Giray, Saray şehrine saldırırken
Osmanlılar topçularını göndermişlerdi.
Osmanlıların çağrıları cevapsız
bırakmalarında farklı sebepler de olabilir. O günlerde rakip
olarak Avrupa’yı görmeleri, Rusları ise küçümsemeleri etkili
olmuş olabilir. Cepheyi genişletmek istememiş olabilirler.
Belki de Hanlıkların bazılarının kurucu yöneticilerinin
Cengiz Han soyundan gelmeleri etkili oldu. Bu soruları henüz
cevaplayacak bilgilere sahip değiliz.
Ayrıca bütün hanlıkların Rusların eline geçmesinin
tek nedeni olarak Osmanlı Türklerinin zamanında yardım
edememiş olması gösterilemez. Hanların birbirlerine karşı
düşmanca davranmalarının etkisi daha fazladır. Ruslar, Orta
Asya dahil bütün Türk illerini alırken, mutlaka bir komşu Türk
hanlığıyla işbirliği yaptılar.
Burada vurgulanmak istenilen Osmanlı yönetiminin
ağabeylik görevini iyi yapamamasıdır. Osmanlılardan ağabeylik
beklenilmesini normal karşılamak gerekir. Çünkü Osmanlı Türkleri,
Kanuni döneminde dünyadaki en üstün medeniyet seviyesine
sahiplerdi. (Ancak bu konular dışarıdan göründüğü gibi tek
etmenli değildir. Benzer sorunlar gelecekte; Pakistan, Afganistan,
Tacikistan dahil Orta Asya’daki devletlerle ilgili olarak, Türkiye’nin
karşısına çıkabilir. Eğer tarihi iyi irdelersek Türkiye
olarak daha az hata yaparız.)
Sonuç olarak, Osmanlı’dan yardım alamayan
Kazanlılar, Kırımlılardan yardım istediler. Bu istekler
üzerine Kazan Hanlığına da bakmaya başlayan Kırım Hanı Safa
Giray ölünce (1549), yerine eşi Süyüm Büke ve üç yaşındaki
oğlu Ötemiş geçti.
Bu dönemde Moskova Prensi, IV. İvan (Korkunç
İvan, 1533-1584) idi. İvan 17 yaşına gelince kendisini 1547’de
“Çar” ilan etti. Sonra doğuya ve güneye yöneldi. Diğer
taraftan İngilizlerle ticarete başladı. Avrupa’daki modern
teknikleri Rusya’ya getirdi.
Ruslar, yanlarına Kasım Hanı Şah Ali Allahyar’ı
da alarak Kazan’a saldırdılar. İçteki bitmeyen kavgaları
durduramayan Süyüm Büke Hatun yenildi ve esir edildi (1551,
Süyüm Büke, Türk tarihindeki cesur ve vatansever kadınlardandır.).
Han, Şah Ali oldu. Şah Ali’yi istemeyen halk ayaklandı ve onu
Kazan’dan attı. Halk, Astrahan şehzadesi Yadigâr Muhammed’i
çağırıp tahta çıkardı. Yadigar Rusları önce yendi. Ama yeni
destekler alan Rus ordusu 1552’de tekrar Kazan’a girdi. IV.
İvan halkı kılıçtan geçirtti. Buna rağmen Kazanlılar mücadeleyi
bırakmadılar. Yeniden Kazan’ı ele geçirdiler. Bu defa 1556 yılında
Çuvaş Türklerinden ve Kasım Türk hanlığından da yardım alan
Ruslar, Kazan’ı tekrar aldılar ve günümüze kadar onlarda kaldı.
Kasım hanlığı Moskova’ya en yakın hanlık olmasına rağmen
uzun süre Rusların bağımlısı olarak yaşadı. Rusların bu
hanlığı yaşatmaktaki amacı, kendilerinin Müslümanlara
dokunmadıklarına ve onları koruduklarına Osmanlıları ikna
etmekti. Çünkü henüz büyük ağabey durumundaki Osmanlı Türklerinden
çok çekiniyorlardı.
Abdullah Battal Taymas’ın Rus tarihçisi M.
Khodiakov ile Prof. G. Peretetkoviç’ten aktardığına göre
Ruslar, Kazan’ı aldıktan sonra eli silah tutanları öldürmeye
yöneldiler. 1555-60 arasında bilhassa; beyler, mirzalar, yüzbeyleri
ve ileri gelen insanların hemen tamamı öldürüldü. Böylece
ayaklanmalar bastırıldı. Bu iki Rus tarihçisi, Kazan Hanlığındaki
soykırım olaylarının, Rus tarihi için kara bir leke olduğunu söylerler.
IV. İvan 1556’da Astrahan'ı da ele geçirdi.
Hazar Denizine ulaştı. 1558 yılında Hazar Denizinin kuzeyindeki
Nogay Hanlığını da ele geçirdiler. Rusların kendisi için de
ciddi bir tehdit oluşturmaya başladığını gören Osmanlılar,
ancak Sultan II. Selim döneminde Astrahan Hanlığına yardım
etmeye çalıştılar. Daha önce Kanuni’nin 1563’te yapmak
istediği yardımı çeşitli bahanelerle engellediği söylenen Kırım
hanı Devlet Giray, belki de mecburen 50.000 kişilik ordu ile bu
yardıma katıldı.(Sami Nogay (s.31), bu harekete Nogayların,
Kazı Mirza komutasında 30.000 askerle katıldığını söylemektedir.
Bu iddia mantıklıdır. Çünkü muhtemelen Peçenek Türklerinden
olan Nogaylar o bölgede yaşamaktaydılar. Ayrıca Ruslara karşı
şiddetli direnç göstermekteydiler.)
Osmanlılar bu seferi düzenlemekle, Özü ve
İtil nehirleri arasına kanal açtırmak ve Karadeniz’i Hazar
Denizine bağlamak istediler (1569). Ama başaramadılar. Zaten iş
işten geçmişti. Hem Ruslar güçlenmişlerdi hem de Türk Hanlıkları
dağılmışlardı. Ancak Ruslar yinede, büyük han olarak
gördükleri Osmanlı’nın müdahalesinden korkuyorlardı. Nitekim
Osmanlılar, 1571 ve 1575’te Kırım Hanına destek vererek iki
kere Moskova’ya saldırmasını sağladılar. Ama ikinci savaşta
Kırım hanı yenildi. Osmanlı bu yenilgi karşısında cevap
vermeye kalkışmadı. Zaten Sokullu Mehmet Paşadan sonra, Osmanlı
yönetimi durgunlaşmaya başladı. 1591’den sonra ise (aslında
Özdemiroğlu Osman Paşanın 1585’teki ölümünden sonra)
Astrahan tamamen unutuldu. Bundan cesaret alan Ruslar hızlarını
artırdılar.
Ruslar, bu hızlı ilerlemelerine rağmen
akıllıca davrandılar. Baruta sahip devletlere doğru yönelmediler.
Barutu bilmeyen Sibirya ve Orta Asya Türk Devletlerine yöneldiler.
Kazan ve Nogay Türklerinin çete savaşları şeklindeki fedakarca
direnişleri, barut karşısında bir süre ancak dayanabildi. Rus
tarihindeki en hızlı yayılmacı Aleksey Mihayloviç (1645-1676)
döneminde, Sibirya’yı ele geçirerek Büyük Okyanusa ulaştılar.
(Bir daha da geri gelmediler.) 1731 yılına gelindiğinde ise
Ruslar Kazakistan’a girmişlerdi. (Üç devlete ayrılan
Kazakların, Kişik Jüz dedikleri Küçük Cüz’ü ele
geçirdiler.Rusların o tarihte Kazaklara da Kırgız demelerinden
dolayı Rus tarihine bölge Kırgızistan diye geçti.) Bu
dönemlerde Rus Çarı olan I. Petro (Deli Petro, 1682-1725),
Rusların adeta kabuk değiştirmesini sağladı. (Osmanlı Türklerinde
Genç Osman ise belki benzer şeyleri yapacaktı, ama şans gülmedi.)
Osmanlılarda duraklama ve gerileme dönemine
girilmesi, Orta Asya’ya yeterli desteğin gönderilmesini
engelledi. Sadece, Safevilere karşı kullanmaları için Özbeklere
barutu öğretmek amacıyla bir bölük yeniçeri gönderildi. Ama,
bu da işe yaramadı. Safevi Türk Devleti, Osmanlı ile Orta Asya
arasındaki bağların kopmasına neden oldu.
Doğusunu sağlama alan ve geniş yer altı, yer
üstü kaynaklara ulaşan Ruslar, kurdukları devletin yapısı da
ordu-devlet niteliğinde olduğundan, devamlı genişlemeye çalıştılar.
Avrupa devletleri ve Osmanlılarla sürekli savaştılar. Bu
nedenle, devamlı büyük ordular beslemek zorunda kaldılar. Paul
Kennedy’e göre (s.210), Amerika’nın 1860 yılında iç savaş
öncesinde sadece 26.000 askeri varken, Ruslar 820.000 asker
besliyorlardı. Ruslar, bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs ve
kısmen vahşilikle, devamlı etraflarına saldırdılar. Sonuçta
Ruslar, çokça düşman sahibi oldular. Hep savaşmak zorunda
kaldıklarından, Osmanlıların uzun süren gerileme
dönemindekinin benzeri olarak, Rus halkı fakirlikten bir türlü
kurtulamadı.
Ruslar, sadece sınırlarını genişletmeyi düşlediler.
Rusların genişleme isteklerinin temelinde herhangi bir yüksek
ideal gözlenmiyordu. (Örneğin; Romalılardaki “kanun
ve nizamı yayma”, ya da Osmanlılardaki “Nizam-ı Alem”
düşüncesinin benzeri, Ruslarda görülmedi). Bu nedenle güce ulaştıkları
yerlerde soykırımı yaptılar. Karadeniz’in kuzeyi 4. cü yüzyıldan
itibaren sürekli ve yoğun Türk bölgesi idi. Rusların ilk ele
geirdikleri hanlık Kazan hanlığıydı ve yıl 1552 idi. 1945
yılına gelindiğinde ise, neredeyse hiç Türk kalmamıştı. Bunun
adı soykırım değilse, ne olabilrdi?
Halbuki, Roma, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan
imparatorluklarında bu çapta soykırım olayı görülmemiştir.
Bu üç imparatorluk da birer halklar topluluğudur. Buna
karşılık, Avrupalıların 1492’den sonra kurdukları
imparatorluklarla Ruslarınki birbirine benzemektedir. Avrupalıların
da, Rusların da imparatorlukları, nitelik olarak sömürge
imparatorluğudur.
Ruslar birbirleriyle anlaşamayan küçük hanlıkları
yenerek yeterli güce ulaştılar. Daha sonra, sıcak denizlere
inebilmek için Osmanlılarla da çok mücadele ettiler. Ancak,
Balkanlara inişlerinin bazısında karşılarında
Avusturya-Macaristan’ı buldular. 1815 Büyük Avrupa Barışından
sonra, büyük devlet olarak sadece İngiltere kalmıştı.
İngiltere’nin kara gücü çok küçüktü. Bunu fırsat bilen I.
Nikolay (1825-1855) Balkanları kurtarmak ve İstanbul’u almak
amacıyla harekete geçti. Ama, bu defa karşılarına İngilizlerle
birlikte Fransızlar da çıktı. Osmanlılarla birleşen Avrupa,
deniz gücü göndererek Kırım’da Rusları yenilgiye uğrattı
(1853-1856).
Bu olaydan sonra Ruslar, Avrupa’da yalnız
kaldılar. Hiçbir ülkeyle ittifak kuramadılar. Ancak,
yenildikleri bu savaşın bir yararı, teknik açıdan geriliklerini
görmeleri oldu. Bu nedenle sanayiye önem verdiler. Bu dönemde
Almanlar 1866’ta Avusturya’yı, 1870’te Fransızları yendi. Böylece
Avrupa’da İngiltere’ye karşı ittifak yapılabilecek yeni bir
ülke doğmuş oldu. Bunun üzerine II. Aleksandr (1855-1881), hemen
Alman İmparatoru I. Wilhelm ile anlaştı. Almanlardan teknik ve
eğitim yardımları aldı. Paul Kennedy’ye göre, onun döneminde
Rusya’daki meslek okulu sayısı 20 bine, kız okulları 300’e,
gazete ve dergi sayısı 700’e ulaştı. (Bu rakamlar eğitimde,
Rusların aynı dönemdeki Osmanlılardan üstün olduklarını gösterir.)
Ruslar, Almanya ile olan yakın ilişkilerine güvenerek,
Osmanlı üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için adım
attılar. Balkan devletlerini ayaklandırdılar. Onlara yardım
ediyor görünerek, 1877-78 savaşıyla (93 harbi) batıda
İstanbul-Yeşilköy, doğuda Erzurum’a kadar ilerlediler. P.
Kennedy’ye göre bu savaşta Ruslar, donanmalarında ilk defa
torpil kullanmışlardı. Tahta yeni geçen II. Abdülhamit Han,
İngilizlerden yardım isteyerek Rusları ancak durdurabildi.
Rusya, Avrupalıları ikna etmeden, hasta adam
denilen Osmanlı’yı tek başına ortadan kaldıramayacağını
anladı. Çünkü, daha önce de 1869’da Girit Adası
olaylarına katılmak istemiş, ama, Avrupalılar el çektirmişti.
Bu nedenle Ruslar, 1878’den sonra Osmanlılara karşı tekrar
ciddi bir savaş girişiminde bulunamadı. Ruslar, Uzak Asya’ya yöneldiler.
Ancak Ruslar, İngilizlerin müttefiki olan Japonlara, 1905 yılında
Mançurya’da yenildiler. Bu olay Rusların İngilizlerle
anlaşmadan hiçbir şey yapamayacaklarını düşünmelerine yol
açtı. P.Kennedy (s.295) ve R.Mantran’ın (cilt II., s.215)
aktardığına göre II. Nikolay, 1908 yılında, Osmanlı Devleti’nin
ortadan kaldırılması konusunda İngiltere kralı VII. Edward ile
anlaştı. (Bu konuda kitabın I. Dünya Savaşı ve Türkler
bölümünde ayrıca bilgi verilecektir.)
Halbuki, Orta Asya’ya hakim olduktan sonra
Rusların, batıya hemen saldırmalarına gerek yoktu. P.Kennedy’ye
göre (s.112) Rusları, doğusuna karşı, barut üstünlüğü
koruyordu. Zaten bölgedeki Türkler çok dağınık ve güçsüzdü.
Batısına karşı ise hem coğrafyası, hem de Batı insanına göre
Rusların daha gaddar ve sert davranamaları koruyordu.
Dolayısıyla I. Petro’nun başlattığı yenileşme hareketlerini
sürdürerek gelişmelerini tamamlayabilirlerdi. Batıya ve
Balkanlara daha sonra yönelebilirlerdi.