|
KÜRTLERİN TARİHİ ÜZERİNE VE GÜNÜMÜZ
Konuyu irdelerken tarihi
kayıtlara kısaca bakmakta fayda var. Önce Kürt kardeşlerimizin
tarihi vesika olarak itibar ettikleri “Şerefname” den
bahsedelim. Bitlis’li tarihçi Şeref Han’ın 1597 yılında
yazarak padişah III. Mehmet’e sunduğu çok yönlü bir eser.
Eserin 1971 yılında Ant yayınları tarafından yapılan baskısının
24. sayfasında şöyle der:
“Hazret-i
Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslamiyet’in
çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı,
ülkelerin kralları ve memleketlerin iklimlerin sultanları bu yeni
görünümle ilgilenip, bu yüce Efendi’nin önünde eğilmek ve
O’na bütün içtenlik ve coşkuluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini
kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’ın en büyük hükümdarlarından
bir olan Oğuz Han, Medine-i Münevvere’de bulunan, peygamberlerin
övüncü ve yaratılmışların Efendisi’ne bir heyet gönderdi.
Bu heyetin başında da Kürt büyüklerinden ve ileri gelenlerinden
Buğduz adlı bir kişi vardı...”
Kürtçe konuşan
insanlarımız o dönemlerde bu anlayışta olduklarından Batılıların
bizi içten yıkma çalışmaları etkisini gösterene kadar hiçbir
sorun çıkmadı. Hattâ Türkmenler “Celali İsyanları” adı
altında başkaldırılar yaparken Kürtçe konuşan kardeşlerimiz
hep devlet yönetiminden yana oldular. Aslında bugün de öyleler.
Öyle olmasaydı PKK’nın 5.000 elemanı varken, 75.000 dolayında
Devleti için canını ortaya koyan Korucu olur muydu?
Günümüzde ise Batılılar,
henüz Kürt dediklerine bir ata bulamamışlardır. Batılıların
dikte ettirdikleri bazı iddialara göre Kürtler, Med’lerden
gelmektedir. Nitekim Türkiye dışında kurdukları TV nin adı da
Med TV dir.
Tarihi verilere bakarsak
Medlerin nereden geldikleri bilinmemektedir. Ancak M.Ö. 6. yüzyılda
tarih sahnesine çıkmışlardır. Bugünkü İran’ın kuzeybatısında
yaşamışlardır Sonra İran’ın güneybatısında yaşayan
Persler ile birlikte Anadolu’da Ermenilerin de yaşadıkları bölgeleri
zapt etmişlerdir (M.Ö. 590). Fakat M.Ö. 550 yılında Persler yönetime
tek başlarına hâkim olurlar. Sonrasında Medlerden bahsedilmez.
Tarihçiler Medlerin Perslerle evlenerek karıştıkları ve Persleştikleri
düşüncesindedir.
Bazı tarihçiler
Medlerin Anadolu’nun güneyine gelerek Ermeniler ile iç içe yaşadıklarını
iddia ederler. Burada bir soru akla gelmektedir. Zerdüşt dinine
inandıkları söylenilen Medler, Roma gibi sert bir devletin hem de
semavi bir dini yaymaya çalışmasından hiç mi etkilenmemişlerdir?
Yan yana yaşadıkları Ermenilerin tamamı Hıristiyan iken, güya
Kürtlerin atalarıdır denilen Medlerin tamamı olmasa bile, bir kısmının
Hıristiyan olmasından daha kabul edilir ne vardır?
Nitekim aynı bölgelerde yaşayan ve farklı bir soydan gelen
Arapların bile Hıristiyan olanları ve eserleri var.
Hâlbuki tarihte
Anadolu’da Kürt adının geçmeye başladığı dönem Türklerin
gelişiyledir. Nitekim tarihte Hıristiyan Kürt kilisesinden veya
bir başka eserlerinden hiçbir kayıtlarda bahsedilmez. Bu garip
durum nasıl açıklanabilir?
Peki, Kürtler, Medlerin
devamı olmadığına ve Asurlulara da bağlayacak ciddi bir bilgi
olmadığına göre gerçeğe yaklaşmak için nasıl bir yol
izlemek gerekir. İşte “Şerefname” adlı ciddi eser burada
kendini bütün ihtişamıyla gösteriyor. Temelsiz
bazı iddiaları bırakıp Şerefname’de anlatılanları takip
edersek, Türklerle Kürtler, Anadolu’ya birlikte geldiler fikrine
ulaşırız. Zaten bölgede Türklerden önce kurulmuş, kendi adına
para bastırmış, tarihçilerin doğruladığı hiçbir Kürt
Devletinden bahsedilmez.
Batılıların Kürt
Devletleridir diye dikte ettirmeye çalıştıkları şunlardır:
Alamut (Hasan Sabbah kurmuş, 1034), Alamut Ziyar (Hasan Sabbah yıkmış,
1011), Hamdani (944-1039), Mervani (981-1087), Sedadi (951-1164?
Soru işaretinin nedeni devleti Melihşah’ın yıktığı şeklinde
kendilerinin not düşmesidir.), Büvayhoğulları (934-1050),
Eyyubiler (1175-1193), Gurlar (1148-1214).
Bunlardan Hasan Sabbah
İranlıdır ve Şii’dir. Kürtler böyle değildir. Zaten Hasan
Sabbah 1011 yılında Alamut Ziyar Devletini yıktıktan sonra kendi
devletini kurmak için neden tam 23 yıl beklesin? Diğer
devletlerden Büveyhoğulları ve Eyyubiler hariç, aşiret hâkimiyeti
dışında bir güçlerinin olduğu bilinmemektedir. Abbasilerin zayıfladığı,
Selçukluların yeni geldiği bu dönemde bazı guruplar kendi başlarına
buyruk davranmış olabilir. Ama bunların Kürt olduğu konusunda
bile bir bilgi net değil.
En güçlü devlet olan
Büveyhoğulları konusunda ise, tarihçilerin görüşü Sasani kökenli
olduklarıdır. Diğer taraftan tarihçi İbn
Haldun'a göre ise Selahaddin
Eyyubi'nin ataları, Yemen'in
Himyeri vilayeti eşrafından Hezbâniyye Kürtlerinin Ravvadi
aşretine mensup Araplardandı.
Eğer bu doğru ise Kürtlerin geçmişleriyle ilgili olarak Batılıların
ortaya attığı bütün iddialar mesnetsiz kalır. Yanlışsa
Eyyubilerin soyları net değil demektir. Nitekim Selahaddin
Eyyubi’ye Türkler ve Araplar da sahip çıkmaktadır. Yani henüz
kesin bir bilgi elde yoktur. Ayrıca da kurduğu devlet kendisinden
sonra dağılmıştır.
Diğer taraftan Gur
Devleti (1148-1214) ise, Kuzeydoğu İran’da kurulmuştur.
Devletin yeri, Kürtlerle ilgili olarak dikte edilenlerle uyuşmaz.
Kürtler, Yemen’de ya da Fırat Havzasındalar derken Kuzeydoğu
İran’da nasıl hem de diğer devletlerin kuruluşundan sonra
devlet kurarlar. Bir taraftan Türkler akın akın Anadolu ve Ortadoğu’ya
gelirken Kürtler nasıl aradan doğuya doğru gitmişler de devlet
kurmuşlardır. Gur devletini Harzemşahların yıktığı
bilinmektedir. Ancak bir süre sonra Moğol istilâsından birlikte
kaçarlar. Anadolu’ya gelenler arasında hem Gurlar hem de Harzemşahlar
vardır. Tarihçiler Gurların Türk olduğunu yazarlar. Eğer
Gurlar Türk ise, devletin Kürt olduğu yanlıştır. Gurlar Kürt
ise, Harzemşah Türkleriyle karımışlar ve Anadolu’ya birlikte
gelmişler demektir.
Türklerin Orta Doğu bölgesine
gelmeleri 674 yılında başlar. Bir süre sonra buralarda rahat
edemezler ve Raşit El-Türki adlı evliya bir şahsiyetle birlikte
Mısır’a giderler. Mısır’a göçler devam eder. Burada Tolunoğulları
Devletini kurarlar (868). Ancak Türklerin Ortadoğu bölgesine
gelmeleri de sürer. Bilhassa Selçuklularla birlikte gelenler
Anadolu’nun içerisinden çok, Orta Doğu ve Güney Anadolu bölgesine
yerleşmişlerdir. Çünkü ilk önce Bağdat ve civarı fethedilmiştir
(1055). Anadolu’daki Türk nüfusunun yoğunlaşması Moğol istilâsının
önünden kaçanların gelmesiyle olmuştur.
Konuyu bahsetmemizin
sebebi, Türklerin yoğun olarak ilk geldikleri bu bölgelerde günümüzde
daha az sayıda olmalarının nedenlerini sorgulamaktır. Bölgede
Selçukluların parçalanmasından sonra Dulkadiroğulları Beyliği
hüküm sürmüştür. Bu beylik, 1515 yılında Yavuz Sultan Selim
döneminde Osmanlı egemenliğine girmiştir. Bilindiği gibi Yavuz
Sultan Selim, Şah İsmail ile olan mücadelesinde Doğu
Anadolu’daki Türk boylarını küstürmüştür. Yavuz’un
hedefi aynı zamanda Mısır’daki Ed Devlet-it Türkiye olarak
bilinen Memlûkluları da egemenliği altına almaktır. Dolayısıyla
güneydoğu Anadolu’da kendisine destek arar. Kürtlerin askere alınmayacakları
ve vergi vermeyecekleri hususunda bir ferman çıkarır. Bu fırsattan
yararlanmak isteyen bazı aşiret ileri gelenleri tercümanlar aracılığıyla
kendilerini devlet kayıtlarına Kürt olarak yazdırırlar.
Tarihi konuları
irdelemeye devam edersek, yazılacak çok şey olduğundan konumuza
fırsat kalmaz. Bu nedenle gerçeklere
ulaşmak istiyorsak, tarih konusunda anlatılanları sorgulayarak değerlendirmemiz
gerekir diyerek burada noktalayalım.
Gelelim günümüze. Türkler
ve Kürtçe konuşan insanların tamamı Müslüman’dır. Evlilik
yoluyla birbirlerine karışmışlardır. Okulda, işyerlerinde,
derneklerde, vakıflarda, devlet dairelerinde, siyasette vb.
birlikte yan yana çalışmaktadırlar. Kürtçe konuşan bir insan
Türkiye’nin her köşesinde işyeri açmakta, sonunda o bölgeleri
temsilen milletvekili bile olmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir
ayrım söz konusu değildir. Türkiye’deki
demokrasi anlayışı ve hukukun uygulanış hataları ise, herhangi
bir kesime özel değildir. Bütün vatandaşlara şamildir.
Peki, durum böyle huzur
içerisinde iken PKK neden ortaya çıkmıştır? PKK’nın öncü
kuruluşlarının başlangıcı Devrimci Doğu Kültür Ocaklarıdır.
Etnik amaçlı Marksist anlayıştaki kuruluşların derdi hiçbir
zaman halkın iyiliği ve huzuru olmamıştır. Eğer öyle olsaydı
PKK, önce Kürtçe konuşanları mı öldürmeye başlardı?
Neredeyse 20.000 kişiye yakın Kürtçe konuşan insanımızı, hem
de çocuk, kadın demeden vahşice katleder miydi? Halkın dindarlık
seviyesinde Müslüman olduğu bölgede, Marksist temelli bir kuruluş
halkını öldürürken onların iyiliğini düşündüğüne nasıl
inanılır?
PKK’yı halkın tanıması
1984’te Eruh baskınıyladır. Ancak bu tarihten önceki yıllarda
yine Kürtçe konuşan insanlarımıza yönelik 300 civarında faili
meçhul cinayetler işlemişlerdir.
Yani PKK’nın ortaya çıkışı öyle iddia edildiği gibi,
Diyarbakır Cezaevindeki uygulamalara tepki olarak değildir.
PKK’nın açıktan harekete geçtiği bu tarihler, ABD’nin
Sovyetler Birliğini yıkmak için “yıldızlar savaşı” adını
verdikleri çalışmaları yaptıkları dönemdir. ABD, Sovyetlerin
yıkılmasıyla ortaya çıkacak Orta Asya Türk Devletlerinin, Türkiye
ile ortak hareket etmelerini istemiyordu. Böyle bir ihtimali önlemek
için, Türkiye’nin başının dertte olması ve yeni devletlerle
ciddi olarak ilgilenememesi gerekirdi. Nitekim PKK sayesinde ABD, bu
hedefine ulaştı. Türkler yeni oluşan ortamdan gereğince
faydalanamadılar. ABD, Orta Asya’yı kendisi için Allah’ın
bir lütfu gibi gördü ve kendince gereğini yaptı.
Di ğer
taraftan Öcalan sadece bir isyancı olsaydı, yani bazı
merkezlerin piyonu olmasaydı, bugün hayatta olur muydu sorusunun
cevabı çok önemli.
Gelelim diğer vatandaşlarımızın
anlayışlarına. PKK’nın Türkiye’ye verdiği zararları ölçmek
mümkün değil. 30.000 civarında insanımız Hak’kın rahmetine
kavuştu. Ülkenin her yöresinde PKK tarafından şehit edilmiş
evlatlarımız var. Maddeten verdiği zararlar ise ölçülemiyor. Bütün
bunlara karşılık hiçbir kuruluş Kürtçe konuşan insanlarımıza
“siz de onlardansınız“ diyerek herhangi bir karşı saldırıda
bulunmuş mudur? Böyle bir olayı duyan, bilen var mıdır?
Ama Almanya’da 29 Mayıs
1993’te Solingen’de hiçbir olaya karışmamış, Almanya’ya
çalışarak hizmet eden Amasyalı Genç ailesinin evi yakıldı.
2006 yılı başında Alman Başbakanı Sayın Merkel öncülüğünde
okul içerisinde teneffüslerde bile Türkçe konuşma yasağı
getirildi. Aynı uygulama Hollanda’da da yapıldı.
ABD, 28 Şubat 1993’te
David Koresh liderliğindeki Devidyen tarikatının çiftliğini 51
gün kuşatma altında tuttu. Önce yaşanan çatışmalarda birkaç
tarikat mensubu ve devletin FBI ajanı öldü. Sonrasında 75
tarikat mensubu çiftlikte yanarak öldü. Bu olay tarihe Waco
Katliamı olarak geçti. ABD yönetimi katliamla suçlandı. Diğer
taraftan ABD, Irak’a Saddam’ı devirip demokrasiyi ve barışı
getirmek için müdahale ettiğini iddia etti. Ama sonuç, 700.000
den fazla ölen ve milyonlarca yurdundan olan insan.
Yani demokrasi
havarisi ülkelerde kendi halindeki insanlar bile katledilirken, Türkiye’de
PKK’n ın zulmüne rağmen halk içerisindeki
barış ve hoşgörü sürüyor.
Milletimiz bölgemizde
“Osmanlı Barışı”nı kurma çabasındadır. Kürtçe veya bir
başka dilde konuşan insanlarımızı kardeşleri olarak görmektedir.
Nasıl Kıbrıs’a, Bosna’ya yardıma koştuysa, Saddam’ın
zulmünden kaçan Kürtçe konuşan kardeşlerine kucak açmışsa,
başlarına yeni bir sıkıntı gelirse onu da aşmak için bu
millet yine koşacaktır.
Kürtçe veya diğer bir
dili konuşan insanlarımız bizim için değerlidir. Bu
insanların geleceği; hiç gözlerini
kırpmadan bebekler dâhil 20.000’e yakın Kürtçe konuşan insanımızı
katleden Marksist zihniyetli PKK’nın
insafsızlığına bırakılamaz. Aynı
şekilde Irak’ın kuzeyinde kendi küçük aşireti dışında
kalan Kürtçe konuşan kardeşlerimizi korkutarak, ezerek sömüren
ve 2 Milyar Dolar şahsi serveti olduğu tahmin edilen Barzani’ye
de bırakılamaz. İster Türkiye’de isterse Türkiye dışında
yaşasınlar Kürtçe konuşan bütün kardeşlerimiz, devletimizin
şefkatli kanatlarının altındadır.
Bu kardeşlerimizi
marabalıktan vatandaşlığa yükseltmeye çalıştığımız gibi,
hukukun üstünlüğü içerisinde huzurlu ve refahtan yeterli
paylarını alarak yaşatmak devletimizin ve milletimizin görev
addettiği bir husustur.
Ama bütün bu güzellikleri
gerçekleştirebilmek için önce güçlü ve düzgün işleyen bir
devlet düzeni olmalıdır. Türklerde her zaman devlet, “ebed müddettir”.
Osmanlılar devletleri içerisindeki her guruba hoşgörü ile yaklaşmışlar
ve onlara hizmeti esas edinmişlerdir. Fakat devletin bekası için
gerektiğinde, oğullarını ve kardeşlerini feda etmişlerdir. Hiçbir
isyana hoşgörü ile bakmamışlardır.
Devlet, kendini daha düzenli
yönetebilmek için Milletin kurduğu en büyük teşkilattır. Bu
sebeple devletin bekasını temin etmek için gayret göstermek
milletin asli görevidir. Devlet yönetimindeki aksaklıkları düzeltmek
için millet, demokratik yolları kullanmalıdır. Terörle,
insanları öldürmeyle, arabaları vb. yakmayla veya üzerine düşen
vazifeleri kendisi yerine getirmeyerek her şeyi devletten bekleme
gibi davranışlarla aksaklıklar düzeltilmez. Sadece devleti yönetenler
değil, vatandaşlar da kendilerini sorgulayarak öz eleştiri yaptıkça
devletin işleyişi de düzelecektir.
Bir ülkenin milleti ve devletiyle gelişebilmesi
için ticaret hukukunun ve Amme Alacakları Kanununun da diğer
hukuk kuralları gibi bütün bölgelerde geçerli olması gerekir.
İsmail Hakkı KÜPÇÜ
|