I.DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKLER
1. Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarının
son bulması
2. Avrupalı devletlerin güç kaybetmeleri
3. Japonya ve ABD’nin ticari kazançla çıkmaları
Bu savaştan önceki yüzyılı kısaca hatırlayalım.
1815 Büyük Avrupa Barışı, Avrupalı devletlerin hızla zenginleşmelerine
vesile oldu. Çünkü bütün enerjilerini sadece Üçüncü Dünya
ülkelerine ve sömürgelerine yönelttiler. Ancak bu zenginlikten
en büyük payı İngilizler aldılar.
Bu dönemde Prusya; Avusturya ve Fransa’yı yenerek
tarih sahnesine hızlı bir çıkış yaptı. Diğer taraftan eğitime
ve sanayiye verdikleri önemin sonuçlarını kısa sürede aldılar.
Paul Kennedy’nin rakamlarına göre (s.234); Almanlar, kişi başına
sanayileşme düzeyinde, 1800 yılında Fransa ile aynı oranda
iken, 1900’e gelindiğinde Fransa’yı geçtiler. 1900 yılında
İngiltere 100 kabul edildiğinde Almanya 52, Fransa ise 39 idi.
1914 yılına gelindiğinde ise Avusturya-Macaristan da dahil edildiğinde,
gelişmenin Almanların lehine devam ettiği anlaşılıyordu.
Almanya gerçekleştirdiği bu hızlı gelişmeye rağmen,
halen ciddi anlamda sömürgelere sahip olamamıştı. Rakibi İngiltere
ise sanki sömürge sahipliği şampiyonuydu. İngiltere bir sömürge
imparatorluğuydu. İngilizler, Almanya güçlenip kendisine ciddi
bir düşman oluncaya kadar askeri harcamalarını çok düşük
tuttular. Ancak Almanya’nın güçlenmesi üzerine, 1880’den
itibaren askeri harcamalarını artırdılar. Önceleri GSMH’dan
askeriyeye sadece yüzde iki pay ayırırken bunu yüzde onun üzerine
çıkardılar. Bu ve benzeri davranışları sonunda İngiltere’nin
ekonomik gelişmesi yavaşlamaya, Almanya’nın ise hızlanmaya başladı.
Aradaki fark gittikçe kapanıyordu.
Paul Kennedy’nin verdiği bazı rakamlar şöyle
(s.234): 1880’de Demir-çelik üretimleri; İngiltere 8.0, Almanya
4.1 milyon ton iken, 1913’de İngiltere 7.7, Almanya 17.6 milyon
ton idi. Enerji tüketimleri ise 1890’da İngiltere 145, Almanya
71 milyon metrikton iken, 1913’de İngiltere 195, Almanya ise 187
milyon metrikton idi. Alman denizaltı gücündeki gelişmeler İngiltere’nin
tek üstünlüğü olan deniz gücünü bile yakalamak üzereydi.
Savaş gemisi tonajları 1880’de İngiltere 650.000, Almanya
88.000 ton iken, 1914 yılında İngiltere 2.714.000, Almanya ise
1.305.000 ton idi. Ama hâlâ, Almanya’nın sömürge
imparatorluğu yoktu. Yeni ucuz kaynaklar olmadan gelişmeyi aynı hızla
sürdürebilmeleri de zordu.
İşte bütün bu görünen ve görünmeyen
sebeplerden dolayı Almanya I.Dünya Savaşını başlattı.
P.Kennedy’ye göre (s.297) Avrupalı aydınların çoğunluğu,
Temmuz/Ağustos 1914’te başlayan bu savaşın “Noele kadar
bitmiş” olacağını düşünüyordu. Ama başlangıçta akla
gelmeyen ya da iyi düşünülemeyen etmenlerin sonucunda savaş dört
ay yerine dört yıl sürdü. (Konu bu yönüyle ABD’nin iç savaştaki
Kuzey-Güney mücadelesine tıpatıp benziyor.) Uzun süren bu savaş,
Avrupalıların sömürgelerinden elde ettikleri birikimlerini
azalttı. Hatta borçlu hale getirdi. P. Kennedy’ye göre (s.312)
sadece İngiltere’nin savaş harcamaları 1913 ile 1918 arasında
tam 22 kat arttı. 1918 yılında savaş harcamaları, toplam devlet
harcamalarının yüzde sekseni, GSMH’nın da yüzde 52 si oranına
ulaşmıştı.
Rusya, savaş sırasında 1917 Ekim Devrimi’nin
sonunda çöküntüye uğradı. Savaş dışı kaldı. Diğer
taraftan Fransa, ekonomik açıdan savaşa dayanamayacak konuma
geldi. İngiltere’de de sıkıntılar başladı. Artık savaşın
Almanlar tarafından kazanılacağına inanılmaya başlandı.
Bu durum karşısında ABD daha fazla tarafsız
kalamadı. Amerikalılar, kendilerine asıl rakip olarak
Almanya’yı görüyorlardı.
Alman İmparatoru II. Wilhem yeni yüzyılı “Alman Yüzyılı”
olarak ilan etmişti. Demek
ki, bugün olmazsa yarın karşı karşıya gelebilirlerdi. Ayrıca ABD, ihracatının önemli bir kısmını İngiltere
ve Fransa’ya yapıyordu. Bu ülkelerin
yenilmesi ABD ihracatının sonu olurdu. Almanların da aşırı
gururlanmaları ve hatalı politikaları sonucunda ABD, kendi bağımsızlık
savaşında rakipleri olan İngiltere ve Fransa’nın safında savaşa
girdi. Doğrudan askeri güç kullanmadı. Ama Avrupa’ya borç
para karşılığı olarak silahlar verdi. Böylece ABD, hem İngiltere
ve Fransa’yı kendisine borçlu hale getirdi, hem de Almanya’nın
yenilmesini sağladı.
Bu savaşın sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu
son buldu. Aynı şekilde Almanların müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğu
da 619 yıllık yaşamının sonuna geldi.
O güne kadar dünyanın gördüğü bu en büyük
savaşın galipleri, İngiltere ve Fransa’nın oluşturduğu İtilaf
Devletleri oldu. Ama durum sanki, elli raunt dövüşen iki
profesyonel boksörden birinin, ellibirinci rauntta galip gelmesi
gibiydi. Bu duruma “mağlup sayılır bu yoldaki galip” de
denilebilir. Rusya ise kendi iç sorunları yüzünden savaş dışı
kalmıştı. Ama zaten 1916’nın sonuna gelindiğinde, P.
Kennedy’ye göre (s.309) Rus ordusunda, yaklaşık 3,6 milyon ağır
hasta, ölü ve yaralı vardı. Ordularındaki 2,1 milyon asker de,
rakiplerince esir alınmıştı. Ekonomisine verdiği hasar ise daha
fazlaydı. Yani, Ruslar da kötü durumdaydı. (İhtilaller de böyle
bir ortam ister.)
Japonya ise Dünya Savaşı başladığında, kalkınmak
için Batıdan aldıkları
borçlarla, neredeyse en borçlu ülke konumundaydı. Büyük güçler
arasına da girememişti. Ancak savaşın Avrupa merkezli olmasından
iyi yararlandılar. Savaştan çok önce 1902 yılında, Ruslara karşı
İngilizlerle müttefik olmuşlardı. Gerçi İngiltere için bu
birliktelik 1905 yılından sonra bitmişti, ama aralarındaki antlaşma
resmen yürürlükteydi. Japonya, Dünya Savaşı başlayınca, bu
antlaşmaların maddelerini kendince yorumlayarak hareketlerini
tayin etti. Çin’de ve Orta Pasifik’te bulunan Alman sömürgelerini
istila etti. İngiliz bayraklarını gemilerine çekerek refakat
donanmacılığı yaptı. Uzak Doğudaki ticareti ele geçirdi. P.
Kennedy’ye göre (s.293) İngilizler, Japonların bu davranışlarından
hoşlanmıyorlardı. Ama kendileri de Uzak Doğu ile ilgilenebilecek
durumda değillerdi. Ayrıca dost bir Japonya, düşman bir
Japonya’dan daha iyiydi. Çünkü Japonlar, Uzak Doğu’daki İngiliz
sömürgelerine saldırsalardı, İngiltere için sıkıntı olurdu.
(Japonların bu kural dışı davranış biçimleri,
günümüzde de ticari alanda görülebilmektedir.)
Japonların bu uluslar arası kurallara uymayan ama ülkelerinin
menfaatlerini kollayan hareketleri, onların savaştan ABD ile
birlikte en kârlı çıkan ülke olmalarını sağladı. Batıya
olan bütün borçlarını ödedikleri gibi, borç verebilecek ülke
konumuna geldiler.
I. Dünya Savaşı için söylenebilecek şey, savaşanların hepsinin
kaybettiği, dışarıdan müdahale edenlerin ise kazançlı çıktığıdır.
DÜNYA SAVAŞI VE TÜRKLER
Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girişi ve
sonucu Türkiye’de çok tartışılan bir konudur. Bu nedenle,
olayların kısaca irdelenmesinin gerektiğine inanıyorum.
Osmanlı’daki İttihat ve Terakki (Birleşme ve İlerleme)
Komitesi, kurulduğu dönemde tek parti konumundaydı. Dolayısıyla
1908 öncesinde, ülkedeki bütün kesimleri ve her eğilimi bünyesinde
barındırıyordu. Bu
nedenle İttihatçılar, önceleri Osmanlıcılık ülküsünü
savundular. Ama 1908’den 1913’e kadar
gelişen olaylar, İttihatçılarda düşünce değişikliğine yol
açtı. Gelişen olayların sonucunda Parti içerisindeki Gayri-Müslimler
zaman içerisinde azaldılar ve tasfiye oldular. Partinin hakimi Türkler
oldu. Fakat yine de farklı fikirlerdeki insanları barındırıyordu.
Değişen
parti, l9l3’ten sonra sloganlarını da yeniledi. Millet, Halk ve
İslâm kardeşliği kavramları yüceltilmeye başlandı. Bu nedenle, Araplarla ve imparatorluğun doğusundaki Müslüman
halklarla yakın ilişkilere girildi. Osmanlı padişahları tebaası
içerisindeki Türk olmayan Müslüman halka hangi gözle bakıyorlarsa,
İttihat-Terakki yönetimi de aynı gözle bakıyordu.
1914 yılına gelindiğinde Avrupa’da kamplaşma hızlandı.
İngiltere-Fransa ve Rusya, İtilaf Devletleri olarak birleştiler. Kitabın
Rusların Avrupa’dan Barutu Almaları bölümünde daha önce görüldüğü
gibi Ruslar ve İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nun
ortadan kaldırılması için 1908’de anlaşmışlardı. P. Kennedy’ye göre (s.295) Ruslarla yapılan bu
anlaşma İran, Tibet ve Afganistan’ı da kapsıyordu. (Robert
Mantran ise (cilt II, s.215), iki yöneticinin Reval şehrinde yaptıkları
antlaşmanın gizli olduğunu, dolayısıyla maddelerinin bilinmediğini
yazar.)
Elbette elde kesin bilgiler
yoktur. Olması da pek mümkün görünmüyor. Ama mantıklı fikir
yürütülerek gerçeğe yaklaşılabilir. İngilizlerin bu anlaşmadan bekledikleri üç önemli
fayda vardı. Birincisi, petrol yataklarının
olduğunu anladıkları Orta-Doğu bölgesi ve Arabistan üzerinde
egemen olmaktı. İkincisi, gittikçe güçlenmesinden çekinmeye başladığı
Almanya’yı, Avrupa’nın kara bölümüne sıkıştırmaktı.
Almanların, Osmanlılara karşı ilgisini biliyorlardı. Eğer,
Almanlar ile Osmanlılar birleşirlerse bütün planları çıkmaza
girerdi. Bu nedenle Almanların önüne set çekmeleri için, Rusların
Balkanlara hakim olmalarına göz yumulmalıydı. Böylece Almanlara
tek çıkış yolu olarak Baltık Denizi bırakılacaktı. Orada da
İngiltere kendine güveniyordu. Üçüncü sebep ise, Hindistan’ın
İngiltere üzerindeki yükünü azaltmaktı.
Kamplaşan Avrupa’daki diğer gurup, Almanlardan oluşuyordu.
Bunlar, Almanya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu idi.
Kamplar arasındaki diplomatik notalar 1914 yılında ültimatomlara
dönüştü. İttihat ve Terakki üyelerinin bir kısmı, İtilaf
Devletleriyle yakınlaşmayı arzuladılar. İttihatçı liderlerden
Cemal Paşa bu konuda, Fransızlara antlaşma bile önerdi. İngilizler, Osmanlı toprakları konusunda Ruslarla anlaştıkları için,
Türklerle birlikteliğe soğuk bakıyorlardı.
Bir gurup İttihatçı, Paris ve Londra ile görüşmeler
yaparken, İstanbul’da gizli bir antlaşma yapıldığı söylentisi
çıktı. Robert Mantran’a göre (cilt II, s.273) Sadrazam Sait
Halim Paşa, Talât Paşa ve Enver Paşaların katıldığı, Alman
elçisi Von Wagenheim ile birlikte yapılan toplantıların sonunda
Almanya ile bir antlaşma yapılmıştı. Aslında yapılan bu antlaşma,
ilke olarak sadece, Ruslara karşı bir savunma sözleşmesi niteliğindeydi.
Yapılan bu antlaşmaya Sultan Reşat (V. Mehmet) rıza
gösterdi. Çünkü bu antlaşma aslında, o günlerin ortamında
yapılan gerçekçi bir sözleşme gibi görünüyordu.
Çünkü, Türklerin ezeli düşmanı Rusya idi. Çok
uzun süredir, diğer büyük güçlerin yardımı olmadan Ruslara
karşı koyamıyorlardı. Daha 1877-78 yani 93 Harbinde, İngilizlerin
yardımı olmasa imparatorluk bile kalmayacaktı. Zaten bu durumu çok
iyi gören II. Abdülhamit de, hemen yardım istemişti.
Ruslar ile İngilizler, artık Osmanlı toprakları üzerinde anlaştıklarına
göre, bu iki dev kuvvetin birleşmesinin karşısına Osmanlı’nın
hangi gücü çıkacaktı?
Daha 1912 yılında sadece küçük
Balkan Devletlerine karşı savaşmadan ve onursuzca İstanbul’a
kadar çekilen ve Edirne’yi kaybeden ordu mu karşı koyacaktı?
Hem de Şükrü Er’in aktardığına göre (s.124), 160.000 kişilik
Osmanlı ordusunu, Balkanlı bütün devletlerin ancak toplayabidiği
17.000 asker karşısında bozguna uğratan komutanlar mı
engelleyecekti? Büyük bozgunlar ufak sebeplerle oluşmazlar. Bu
kural insanlar, şirketler, ordular ve devletler için de geçerlidir. Balkan bozgunu, devletin çöküşünün bir göstergesiydi.
Diğer taraftan İtilaf
Devletleri yani İngiliz, Fransız ve hattâ Ruslar, Osmanlılar
dahil dünyadaki bütün Müslümanlara sıkıntı veren devletler
değil miydi? 93 harbinin sonunda Osmanlı’ya yardım için geçici
olarak istediği Kıbrıs’a, İngiltere el koymamış mıydı?
Hattâ bununla da yetinmeyerek, 1882’de Mısır’ı işgal etmemişler
miydi? 1881’de de Fransızlar, hiçbir sebep yokken, özerk de
olsa, Tunus’u Osmanlının elinden almamışlar mıydı? (Tunus,
1705 yılında özerk hale gelmişti.) İngiltere
ve Fransa’ya borçlanan Osmanlı’nın, diplomat ve vatansever padişahı II. Abdülhamit, bu
oldu-bittilere karşı gelebilmiş miydi? Bırakın
karşı çıkmayı, aynı Abdülhamit Han çok üzülmesine rağmen,
1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile, Düyunu Umumiye Reisliğini
kurmamış mıydı? Böylece bazı gelirlerin alacaklı olan Batılılar
tarafından, günümüzdeki IMF’den daha sert şekilde ve
doğrudan toplanmasını kabul etmemiş miydi?
Halbuki Almanların, Osmanlı’ya karşı tek hataları,
93 harbinde Ruslara ses çıkarmamalarıydı. Ama Berlin Konferansında
Bismarck, engin diplomasisi sayesinde bu hatasını biraz olsun
hafifletmişti. Savaş sonrası imzalanan ilk metnin değişmesini
sağlamış ve Türklerin daha az zarar görmelerine vesile olmuştu.
Bismarck bunu yaparken, Rus seçkinlerinin kendisine içerlediklerini
de biliyordu. Ama aldırmadı. Çünkü, o dönemde Rusların,
Almanların paralarına ve bilgilerine ihtiyaçları vardı. O günlerde
Ruslara teknik yönden yardım eden tek devlet, Almanya idi. (Bu
konuda kitabın Rusların Avrupa’dan Barutu Almaları bölümünde
daha geniş bilgi verildi.)
Diğer taraftan P. Kennedy’ye göre (s.297) Avrupalı
aydınlar, I. Dünya Savaşının çok kısa süreceğini ve
Almanların galibiyetiyle sonuçlanacağını söylüyorlardı. Bütün
ekonomik ve teknolojik görünür göstergeler, Almanların galip
geleceğini gösteriyordu.
Bütün bu şartlar değerlendirildiğinde ortaya şöyle
bir durum çıkıyordu. Almanların tarafını
tutmak; İngiliz, Fransız ve Ruslara karşı öncelikle mali
boyunduruktan kurtulmak için tek şanstı. Ayrıca Almanların para ve
teknolojik silah desteğiyle Ruslara karşı
elde edilecek zafer, Müslüman olan Kafkas halkı ile Orta Asya üzerinde
bir heyecan ve başkaldırı isteği yaratabilirdi.
Diğer
taraftan yeni topraklar alınmasa bile, yöneticilerinin çoğunun
doğum yerleri olan ve Balkan Savaşında kaybedilen yerler ile, 93
Harbinde kaybedilen Doğu illeri belki geri alınabilirdi.(Nitekim eğer 1918 yılının başlarında Almanlar Kâbil
ile uğraşarak Hindistan’ı hedefleyeceklerine, Türkmenlere
zamanında destek verebilselerdi, Orta Asya’nın bağımsızlığına
kavuşması an meselesiydi.)
Savaşta
tarafsız kalındığı ve savaşın sonunda Almanların yenildiği
bir ortamda, geleceğe nasıl güvenle bakılabilirdi? Osmanlı
devletini paylaşmak için aralarında anlaşmış Büyük Güçleri,
hangi ince politika ya da hangi kuvvet engelleyebilirdi? Tarafsız
kalınır ve savaşı Almanlar kazanırsa, onların sömürge
imparatorluğu heveslerine, Orta Doğu ile ilgili arzularına nasıl
engel olunabilirdi?
Bütün bu hesaplara ve
Ruslara karşı Almanlarla ortak savunma antlaşması imzalanmasına
rağmen İttihatçı yöneticiler; İtilaf Devletleri ile, en azından savaşta
tarafsız kalmak için, görüşmelerini sürdürdüler.
Ancak bu sırada beklenilmeyen bir olay oldu. Almanların
iki zırhlısı Goeben ve Breslau, Fransızların 1881’de Kuzey
Afrika’daki üslerini bombaladı. Bu üsler aslında Osmanlılardan
sebepsiz yere gasbettikleri bölgelerdeydi. İngiliz ve Fransız
donanmasının kendilerini kovalamaları üzerine, bu iki zırhlı
Çanakkale Boğazını geçerek 10 Ağustos’ta Türkiye’ye sığındı.
(R. Mantran’a göre bombalama (s.274), 3 Ağustos’ta oldu.) İki
gün sonra 12 Ağustos 1914’te İtilaf Devletlerinin donanması Çanakkale
Boğazını ablukaya aldı. Türklerden gemileri geri vermelerini ya
da gözaltında tutmalarını istedi. Çanakkale Boğazı korunacak
durumda değildi. (Türklerin daha sonraki Çanakkale deniz zaferini
kazanmalarında, imanlarının yanında Almanlardan aldıkları
teknik yardımların önemi büyük olmuştur.) İstanbul Hükümeti
kendilerine sığınan bu gemileri satın aldıklarını açıkladı.
Türkler, bu sıkıntılı gelişmeye rağmen, ince politika yürüterek
olayı savaşa girmeden atlattılar.
Kısa
bir süre sonra ise, Kapitülasyonları kaldırdıklarını açıklayarak
nabız yokladılar. Gelişmeleri beklemeye koyuldular. Savaşa
girmekte isteksiz davrandılar. Bu esnada Almanların oluşturduğu
İttifak Devletleri (Bulgarlar da dahil), La Marne’da ve Galiçya’da
başarısız oldular. Bunun üzerine çaresiz kalan Almanlar, Türklere
mutlaka ihtiyaçları olduğunu anladılar. Türklerin derhal savaşa
girmelerini istediler. Sıkı pazarlıklar sonunda Almanlardan karşılıksız
yardım sözü alındı. (Bu durumun
Körfez Savaşındaki Türk yöneticilerin tavırları ve Türkiye’nin
zararlarıyla karşılaştırılmasında yarar vardır.)
R.Mantran’ın aktardığına göre (s.275), Almanların
gönderdiği ilk altın kasalar 21 Ekimde İstanbul’a ulaştı.
Bunun üzerine Yavuz ve Midilli adını alan denizaltılar Amiral
Souchon yönetiminde, Karadeniz’deki Rus kıyılarını 29 Ekimde
topa tuttular. Ruslar 2 Kasımda, İngiltere ve Fransa ise 5 Kasımda
yaptıkları savaş ilanlarıyla bu olaya karşılık verdiler.
Sultan Reşat da 11 Kasımda savaş ilan etti. 23 Kasımda da Osmanlı
tebaasından olsun olmasın, bütün Müslümanlar sömürgecilere
karşı cihada davet edildi.
İttihatçılar; geçmiş tarihte görülen ve 41 hanımdan,
130 çocuk sahibi olup İstanbul’dan ayrılmayan bazı padişahlar
gibi şahsi zevkleri peşinde değillerdi. Ülkeyi maddeten sömüren,
rüşvetlerle zenginleşen sarayın damatları ve birçok devşirme
yöneticiler gibi de davranmadılar. İttihat ve Terakki üyelerinin
çoğu, İtalyanların Trablusgarp çıkarmalarından (1911) başlayarak
cepheden cepheye koştular. Bir çok aydın evlerinde sevdikleriyle
otururken onlar, canları, kanları pahasına ülkeleri için bütün
sevdiklerinden uzakta ön saflarda savaştılar. Sadrazam Talât Paşa,
kendisine görev gereği devletin verdiği başbakanlık konutunda,
oturmayı reddetti. Nedeni, bu kadar büyüklükteki bir binanın
masraflarını maaşıyla karşılayamayacağını düşünmesiydi.
Bu düşünceyle devleti, Sultanahmet’teki kendi küçük
evinden yönetti.
Eğer İttihatçılar, fedakârca kendilerini
tehlikenin ortasına atmasalardı, Balkan Savaşında hiçbir direniş
göstermeyen ordu, I.Dünya Savaşında yedi cephede üstün bir
direnişle nasıl savaşabilirdi? (Bu cefakâr insanların, fedakâr
davranışlarını günümüz Türkiye’sinin yöneticileri
uygulasalar, acaba Türkiye’nin kalkınma hızı bugünküne göre
nasıl olur?)
Sonunda Kurtuluş Savaşından da başarıyla, bu
vatansever insanlar çıktılar. Bir kısım Türk insanı,
askerlere yiyecek bile vermeye çekinirken onlar, belirsizlik içinde
ölüme atladılar. Cumhuriyet fikri de onlara aittir. Aslında
1911’den itibaren yapılan ölüm-kalım savaşları, millet
olunmasında çok önemli bir etken olmuştur.
İttihatçılardan bazıları savaş sırasında hatalar yaptılar. Örneğin, Sarıkamış olayında yapılmak istenen
belki doğru bir stratejik plandı. Kış şartlarından yararlanılmalıydı.
Böylece Rusları, arkalarına sarkarak iki ateş arasında bırakmak
mümkündü. Çünkü, bahar geldiğinde Rusları durdurmak mümkün
olmayabilirdi. Ama, ayrıntılar iyi hesaplanmadı.
Enver Paşa doğuda savaş başlamadan önce askeri
birliklerde teftişler yapmıştı. Bu teftişlerde ordunun
durumunun Almanlardan alınan yardımlar sayesinde daha iyi duruma
geldiğini gördü. Halbuki Enver Paşanın teftişlerinde yaşanan
olaylar, Rusların meşhur “Potemkin Köyleri” hikâyesine
benziyordu. Rus Çariçesi II.Katerina, halkının durumunu kendi gözüyle
görmek için 1787 yılında Ukrayna ve Kırım’ın belli bölgelerini
teftişe çıkar. Bölge valisi Potemkin, çariçenin geçeceği güzergâhtaki
köylerin halkını diğer yörelerden getirttiği malzemelerle
destekler ve zengin gösterir. II. Katerina, halkın durumunun çok
iyi olduğunu düşünerek Moskova’ya memnun döner. Bu olaya Rus
tarihinde “Potemkin Köyleri” denilir. (Vali Potemkin Kırım Türklerine
en çok zulmeden komutanlardandı. Sonra vali yapıldı.)
Ruslarla yapılan Sarıkamış Savaşının başlangıcında,
Köprüköy muharebesinde, Türkler başarı kazandı. Enver Paşa,
yaptığı teftişlerde ordunun durumunu iyi görmesi ile bu başarıyı
birleştirince, hava şartlarının sertliğine rağmen harekâtı
devam ettirmiş olabilir. Diğer taraftan komutanların kendilerine
göre planlar yapmaları da ters etki yaptı. Sonuçta çok değerli,
cefakâr insanlar soğuktan ve tifodan, doğru dürüst savaşamadan
şehit oldular. Ama savaş sırasında, Enver Paşanın kendisi de
bazı günlerde siperlerin içerisindedir. O da soğuktan
titremektedir. (Bu savaş sırasında Türklerin kaybı konusunda
henüz net rakamlar yoktur. 40.000- 55.000 arasında değişik sayılar
verilmektedir.)
Tarihteki büyük zaferler ve yenilgiler arasında
bazen sadece ince bir çizgi vardır. (Türklerin kazandığı
Preveze Deniz savaşı öncesinde
donanma komutanı Barbaros Hayrettin Paşa, limana sıkışıp
kaldığını görür. İmha edilmek üzere olduğunu anlar.
Limandan kurtulmak için bir hesap yapar. Eylül ayının son günlerinde
rüzgârın yön değiştirdiğine rastladığını, yine böyle bir
değişim olabileceğini düşünür. Savaş planlarını bu varsayım
üzerine kurar. Komutanları bu karara itiraz ederler. Ama, O komutanları
dinlememiş ve limandan çıkış emri vermiştir. Gerçekten de rüzgâr
yön değiştirince büyük bir zafer kazanmıştır. Sarıkamış’taki
aksilik, ordunun ormanlardan çıkıp düzlüğü geçtiği sırada,
belki de uzun yıllar görülmeyen bir kar fırtınasının başlamasıdır.
Günümüzdeki askeri yetkililer, geri hizmeti olan tedarik
sistemindeki aksaklığın, Sarıkamış’ta kötü sonuç alınmasında
etkili olduğunu söylerler.)
Çanakkale zaferi ve Kut’ül(el) Ammare’de İngilizlerin
mağlup edilmesi ve general Towensend’in esir edilmesi de, Enver
Paşa ve ekibini şımartır (28 Nisan 1916). İngilizleri Irak’ta
yenen orduyu dağıtırlar. Irak’ı sağlama almadan ordunun bir kısmını
Horasan’a göndererek, Orta Asya’yı kurtarmanın hayaline kapıldılar.
Enver Paşanın hırslı bir yapıda olması, kimi zaman gerçeklerden
uzaklaşarak hayallerin peşinde koşmasına neden oldu.
Winston Churchill’in “Benim siyasi hayatımı
yirmi yıl geriye attı.” dediği Enver Paşa, Dünya Savaşından
sonra da bu hayalinin peşinde Orta Asya’ya gitti. Oralarda
beklediğini bulamayınca mertçe ölmesini bildi. Bu konularda Şevket
Süreyya Aydemir Enver Paşa adlı eserinde şöyle der (s.653):”
Bu sebeple Enver Paşa hem bir tarih, hem bir efsane, hem bir dramdır.
Bütün doğru ve yanlışlarıyla. Denilebilir ki bu türlü büyük
kader savaşımlarında, doğru ve yanlış bile, tam ölçüler değildir.”
İttihatçıların hatalarından biri olarak; savaşın
Türklerin aleyhine geliştiği 1916 yılında, neden müttefiklerden
ayrı olarak tek taraflı barış istenilmediği tartışılacak
sorulardan biridir. Dünyadaki birçok millet için bu durum yargılanabilir.
Nitekim her iki Dünya savaşında da sonradan saf değiştirmenin
örnekleri yaşanmıştır. Ama, barış isteği ülkelerinin yararına
bile olsa, Türkler böyle bir yola gitmezler. Türklerin özellikleri
dikkate alındığında, yöneticilerin böyle bir talepte
bulunmaları çok zordur. Türkler, verdikleri sözleri tutan
insanlar olarak tarihe geçmişlerdir. Yol arkadaşları nankörlük
etmedikçe onları yalnız bırakmazlar. Dost bildiklerini
satmazlar.
Her insan, kendisinin büyük ölçüde etkin olduğu
ve sadece iki kişi arasında geçen olaylarda bile, hatalı
kararlar verebiliyor. Bu nedenle, gençlikleri cephelerde vatan uğruna
savaşlarda geçmiş bu insanların hatalarını ve sevaplarını
tartışırken, insaf sınırlarını aşmamak gerekir kanısındayım.
Tarih olmuş bütün konularda dönemin şartları göz önüne alınmalıdır.
Yaşadığımız günün
şartlarından tarihe bakarak İttihatçılar suçlanamayacağı
gibi, günümüzdeki sorunların çözümünde İttihatçıların yöntemlerini
kullanmak da yanlıştır.
İsmail Hakkı KÜPÇÜ
|