Selçuklulardan itibaren Türk tarihi
incelenirken halkın durumu araştırıldığında, genelde aşağıdaki
tablolar görünür. Halk her çağrılışında savaşa gitmiş, dönüşünde
ise işinde, tarlasında çalışmıştır. Ama aynı zamanda dergâhlara
üye olarak, vakıflar kurarak içinde yaşadığı toplumun
sorunlarıyla ilgilenmiştir. İyi niyetlerle yapılan bu
faaliyetlerin sonunda bu kuruluşlar, halkı yetiştiren ve güzelliklere
yönlendiren kurumlar haline geldiler. Nitekim Osmanlı’nın yıkılışını
geciktiren sebeplerden birisi olarak, halkın bu davranışları gösterilebilir.
Eğer halk dengeli davranmayarak, hep savaşa veya sadece dergâha
gitseydi, ya da sadece işi ile ilgilense idi, tarih Türkler hakkında
herhalde bugünkünden çok farklı şeyleri yazardı.
İşte insanları yetiştirirken atalarının
başardıkları bu dengeyi kurmalarını öğütlemek gerekmektedir.
İnsanlar, aşağıdaki dört konu arasında denge
kurabilmelidir:
İnsan, geçimini (rızkını) sağlamak için
zaman ayırmalıdır.
Ailesinin sorunlarıyla ilgilenmek için zaman ayırmalıdır.
İçinde yaşadığı toplum için zaman ayırmalıdır.
Allah’a (ya da başka bir güce inananlar ruh
sağlıkları için) ibadete zaman ayırmalıdır.
Yukarıda sıralanan dört konudan yalnız
birine, ihtiyaç halinde, kısa süreli olarak ağırlık
verilebilir. Ancak sürekli olarak sadece birine yönelenler
dengelerini kaybederler. Yanlış yollara sapabilirler. Sonunda
insan, belki de kendisine bile yararlı olamaz. İç dünyasında
barışık olmaz, fırtınalar kopar. Türkler maddi ve manevi sağlamlık
özelliklerini, dengeli davranışları sonucunda elde etmişlerdir.
Yukarıda ana başlıklar halinde anlattığım
bu denge kurma anlayışı, insanın günlük hayatında da
mutlaka uygulanmalıdır. Yediğimiz yemeklerin miktarında ve
çeşitliliğinde denge kurmalıdır. Çalışma düzeni, hem
tembellik edilmeyecek hem de vücudunu yıpratmayacak şekilde
dengeli ayarlanmalıdır. Okuma, TV seyretme, eğlenme ve diğer
sevdiği şeyleri gerçekleştirme sırasında dengeli olmalıdır.
Para kazanırken, gerekli olanın dışında, aşırı hırsa kapılmamalıdır.
Ama paranın hiç önemi yok diyerek ihtiyaçlarını karşılayamayacak
duruma da düşmemelidir. Yani para kazanırken de dengeli olmalıdır.
Kazandıklarını harcarken, cimrilikle savurganlık arasında denge
kurmalıdır. Çalışma, dinlenme ve uyuma süreleri arasında
dengeli olmalıdır. Küçüklerine ya da büyüklerine karşı
davranışlarında, sözlerinde dengeli olmaya özen göstermelidir.
Türklerde görülen özelliklerden birisi
de “eritilmeye karşı direnmeleri”dir. Önceki yüzyıllardaki
dünyada devletler ve insanlar, bugüne göre birbirinden daha bağlantısızdı.
Kendi içine kapanarak ve dışarı ile en az ilişki kurarak
eritilmeye karşı direnç gösterilebiliyordu. Ama artık, küreselleşen
bir dünyadayız. Kitle iletişim ve ulaşım araçları çok hızlandı.
Dolayısıyla ekonomik ilişkilerin değiştiği bir dönemde yaşıyoruz.
Dünyanın bugünkü ortamında eritilmeye karşı direnebilmek için,
geçmişte izlenen yöntemlerin geçerli olması düşünülemez.
Dolayısıyla kavramlardaki değişiklikler dikkatle izlenmelidir.
Aslında bir insanın eritilmeye karşı
direnebilmesi için gerekli olan varlıkların çoğu Türklerde
var. Özellikle Türkiye’de yaşayan Türkler, yaşantılarında
çok fazla seçeneğe sahipler. Dünyanın büyük çoğunluğunda, hatta
gelişmiş ülkelerin bir kısmında bile hayatı anlamlandıran
konularda, Türkiye’deki kadar çeşitlilik yoktur.
Türkiye’de yemek kültürü çok
zengindir. Müziğin birbirinden farklı özellikleri olan değişik
dalları vardır. Müzik aletleri açısından en zengin karışıma
sahiptir. Halk oyunları çok çeşitlidir. Dünyadaki bitki çeşidinin
yaklaşık %70’i Türkiye’de vardır. Dolayısıyla
yiyecekleri çok çeşitlidir. Aynı anda dört mevsim yaşanabilmektedir.
İnsanlarının konuşmalarındaki şive çeşitliliği yeterlidir.
Birbirinden farklı siyasi düşünceler rahatça temsil
edilmektedir. Toplum içerisinde, faklı kökenlerden gelmiş değişik
insanlar mevcuttur. Halk arasındaki muhabbet ve yardımseverlik anlayışı
insanlara moral verir. Bu gibi konular Türk insanının hayatını
renklendirmeye yeter, başka hiçbir ülkenin varlıklarına ihtiyaç
duyurmaz. Bu konularda dünya bize gıpta ile, kıskanarak
bakmaktadır.
Amerikalıların çabuk yemek olarak
nitelendirdikleri hamburger, bütün dünyaya yayılmıştır. Girdiği
her ülkede gençler arasında beğenilen üstün bir konuma ulaşmıştır.
Ancak sadece Türkiye’de aynı başarıyı gösterememiştir. Türk
kültürünün üstünlüğü ve Türk halkının zekâsı,
hamburgerin üstünlüğü ele geçirmesine izin vermemiştir. Döner,
pide, lahmacun gibi pratik yemek çeşitlerine simit saraylarını
ekleyerek hamburgeri alt etmiştir. Türkler daha da ileri giderek,
sahip oldukları bu çabuk yemek çeşitlerini dünyaya yaymaya başlamışlardır.
Ancak, yeni nesillerden bu zenginliğin
farkında olmayan kişiler vardır. Bunlar, başka milletlerin az
sayıdaki ve görünüşü cezbedici yaşantılarına kapılabilirler.
Bu nedenle öncelikle Türklerin, kendi sahip oldukları maddi ve
manevi zenginliklerinin farkına varmaları sağlanmalıdır. İnsanlara
öğrenme ve öğretmeyi, üretme ve eser vermeyi zevk haline
getirecek sistemler geliştirilmelidir.
Dünyaya egemen olmaya başlayan ve sadece
maddi üstünlüğe önem veren bazı Batılıların düşüncesi,
eritilmeye karşı var olan direnci kıracak bir başka engeldir. Türklerin
mutlu olmalarında önemli bir yeri olan gönül zenginlikleri yani
kanaatkârlıkları, eritilmeye karşı direnmelerinde etkili
olmaktadır. Bu duyarlığın kaybolmaması için uğraşılmalıdır.
Günümüzde sağduyu sahibi Batılı tüccarlar, genelde kendi
insanına karşı, kâr için her yolu mübah (sakıncasız) saymıyorlar.
Doğunun, itibarı önde tutan anlayışına ulaşmaya çalışıyorlar.
Elbette ticarette, siyasette ve ilimde,
kazanç esastır. Ancak, kazancın ölçüsü her zaman
‘para’ ve “mevki” değildir. Ama, her zaman ‘itibar’dır.
İtibarını yitirmiş ticaret erbabı, ilim adamı, siyasetçi ve bürokratın
parası çok olsa bile, sonu mutlaka hüsrandır. Bu konu toplumdan
örneklerle bütün eğitim kurumlarında anlatılmalıdır. Batının
maddeye odaklanan düşüncesini, bizzat Batılılardan sağ duyulu
insanların terk ettikleri, örneklerle gösterilmelidir.
Rüşvet her zaman vardı. Var olmaya da
devam edecektir. Rüşvetin insanların karınlarının doyup
doymaması ile ilgisi ise çok azdır. Rüşvet, kişilerin arzularının
esiri olmalarının veya gelecek kaygısı duymalarının sonucu oluşur.
Rüşvet, en alt sınırlar içerisinde tutulabilmelidir. Devlet düzenini
ciddi etkilemesini önleyebilmek gerekir. Bunun için sistemler,
kendi denetimlerini yapabilecek şekilde kurulmalıdır. Kitabın diğer
bölümlerinde, ilginç gelebilecek tekliflerde bulunmamın sebebi rüşveti
azaltacak ortamları oluşturmaktır.
Rüşveti azaltacak unsurlardan biri eğitimdir.
Diğeri ise kurumlarda insanlara eşit davranmaktır. Ayrıca
rüşvet olaylarında hızlı karar vererek, teknik belgelerle
tespit edilen sorumlularını şiddetli cezalandırmak da rüşveti
azaltacak unsurlardandır.
İnsanların özellikleri ve inançları,
birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Bunları
birbirlerine göre tercih sırasına koyarsak yanlış olur. Örneğin
bir kişiye şu soruları sormak ve cevap aramak hatadır: “Önce
Türk müsün, Müslüman mısın?”, “Önce insan mısın, hukukçu
ya da doktor vb. misin?”, “Önce işveren misin, mühendis
misin?” şeklinde çoğaltılabilecek sorularla insanların özellikleri,
inançları ve yapıları parçalanmamalıdır.
İnsanların çocuklarından saygı görebilmeleri,
kendilerinin çocuklarına ve atalarına gösterdiği davranışlarına
bağlıdır. Ebeveynlere kendi çocuklarının gözü önünde
haksız yere kötü davranılmamalıdır. Böyle tavırları
sergileyen kişiler, ne kadar para ve mevki sahibi olursa olsunlar,
çocuklarından gerçek sevgi ve saygıyı göremezler. Ayrıca, başkalarının
hakkını çocuklarının bilgisi dahilinde ve isteyerek yiyen bir
insan da, çocuklarından kendisine saygı göstermelerini
beklememelidir. Aile büyükleri, çocuk eğitimi konusunda ortak
bir davranış sergilemelidir. Anne-baba ve diğer büyükler, çocuklara
birbirlerinden farklı davranmamalıdır. Bir büyük, diğer bir büyüğü
çocuklara, torunlara karşı hiç kötülememelidir. Basın-yayın
organları, bu konularda ailelere yol gösterici yayınları sıkça
yapmalıdır. Aksi yönde yayın yapanlara gerekli yaptırımlar
vakti geçmeden uygulanmalıdır.
Batı Medeniyetinin bugünkü durumunu
dile getiren (Michel Henry, Raoul Vaneigem, Jean Baudrillard, Guy
Debord, Ray Bilington vb.) gibi bütün yazarların eserleri,
insanın ve insanlar arası ilişkilerin yok oluşuna bir ağıt,
bir çığlıktır. (Bu konuda “Batı Medeniyetinin Bugünkü
Durumu” adlı makalede daha geniş bilgi verildi.)
İnsanlık değerlerinin kaybolması süreciyle
sanal ekonominin getireceği bunalım birleşirse, sonuç bütün dünya
için kötü olur.
Eğer zor işlere katlanamazsak, kolay işler;
insanları da, devletleri de, dünyayı da acılara doğru sürükler.
Fahri Küpçü derki:” Eğer yaşadığımız
günün görevlerini hakkıyla yapabilirsek, dünkü hatalı davranışların
yükünden de, yarının tasalarından da kendimizi kurtarmış
oluruz.”
Bir insanın kendisine ve çevresine
faydalı olabilmesi için şahsiyetli olması gerekir. Şahsiyetli
olması yani kendisine sahip çıkması, hayatla olan ilişkilerinde
dürüst ve hareketli olmasına bağlıdır. Bunun için ise bilgili
olması, bilgiyi kullanmasını bilmesi ve ayrıca çaba göstermesi
şarttır. Bilgili olmak için eğitim, bilgiyi kullanmak için
irade, çaba göstermek için istek gerekir.
Asıl olan diploma değil, meslek sahibi
olabilmektir.
Bir ülkenin geleceğini ekonomik sıkıntıdan
daha çok, bildiğini zanneden bilgisizler ve kendi küçük
yolsuzluklarını görmeyenler karartır.