Bir milletin geleceğini aydınlatan en önemli
konu eğitimdir. Müslümanlıktan sonra 900’lü yıllara
kadar Araplar, 1000-1600 yılları arasında Türkler, 1492’den
sonra Avrupa, Prusya döneminde Almanlar, 1861 iç savaşından
sonra Amerika, 1870’lerde Meici döneminde Japonya hep eğitime
verdikleri önemin katkılarıyla gelişmişlerdir. Bu nedenle
gelişmekte olan ülkelere yapılacak yardımlarda, öncelik eğitime
verilmelidir.
Eğitimin; vatan hizmeti gibi kutsal bir görev
olduğu okulda, iş yerinde, camide(toplu ibadet yerlerinde),
basında, askerlikte, velhasıl her yerde vurgulanmalıdır.
Eğitim ve öğretim kavramları arasındaki
farkı bilerek sistemler kurulmalıdır.
Eğitimin amacının ne olduğu uzmanlarca
tartışılmalıdır. Hangi tür eğitimin, insanları ne tür
sonuçlara götürebileceği araştırılmalıdır.
Türkiye’de uygulanacak eğitimden birinci
amaç, Türklerin özelliklerini bilinç altından çıkarıp,
hayata uygulamalarını sağlamak olursa, başarı oranı yükselir.
İkinci amaç, insanları “düşünmeye”
zorlamak olmalıdır. Çünkü dünya şartları
farklılaşmaktadır. Üretim biçimi değişmektedir. İletişim
araçları gelişmektedir. Ekonomik ilişkiler yenilenmektedir. Bütün
bunlara uyum sağlayarak ülkenin gelişmesini gerçekleştirmek için
insanlar düşünmeye zorlanmalıdır. Nitekim Kur’an- Kerim’de
en çok geçen sözlerden birisi de, “hiç düşünmez misiniz?”
uyarısıdır.
Üçüncü amaç, Türkiye’nin gelecekle
ilgili olarak kurgulayacağı, ekonomik kalkınma modelini
destekleyecek eğitim alt yapısını oluşturmak olmalıdır. Örneğin,
bilişim endüstrisinde dünyada etkili olabilmek için şimdiden
matematik eğitimine ağırlık verilmelidir. Diğer taraftan
insanların genel becerilerini artırmak için kitle eğitimine yönelmelidir.
Eğitimden dördüncü amaç, şahsiyetli ve kâmil
(olgun) insanlar yetiştirmektir.
Eğitimin amacı, robotlaşmış insanlar
yetiştirmek değildir. Öğretimin gayesi de, zihinleri
bilgiyle doldurmak olamaz.
İnsanların ve toplumların ortak mutluluk ve
huzurlarını bozacak davranışların haricindeki her türlü “tabu”
hakkında düşünülmeli, tartışılmalı ve gerekirse
kaldırılmalıdır. İnsanların toplumsal uzlaşma için uyumlu
davranmaları istenirken robotlaşmaları bu şekilde önlenebilir.
Eğitimde bu amaçlara ulaşabilmek için; ilköğretim,
lise, üniversite gibi okullar ile ibadet yerleri, çıraklık
eğitim merkezleri, yazılı ve görsel basın dahil her yerde ve
her seviyedeki insanları eğitirken, aşağıdaki konular bir bütün
halinde işlenilmelidir:
1.Milletin inançları, davranış biçimleri ve
değer yargıları
2.Çağdaş ilim ve çağdaş teknik.
Birinci maddede belirtilenleri Kırgız Türklerinden
Muhtar Şahanov’un Şafak Sancısı adlı kitapta yayınlanan bir
şiirinden alıntı yaparak açıklayabiliriz (s.6). “Her insanın
kendi anasından başka dört anası olmalı. Bunlar; anayurt,
anadil, gelenekler ve milli tarih”. Maddi ve manevi unsurlar
birlikte verilmez ise, insanların bir yönü eksik kalır. Ne kendi
uzun süre mutlu olabilir, ne de ülkesine yeterince faydası
olabilir. İnsanlığa da yararı dokunmaz.
Bir insanın kendisine ve çevresine faydalı
olabilmesi için şahsiyetli olması gerekir. Şahsiyetli
olması, yani kendisine sahip çıkması, hayatla olan
ilişkilerinde dürüst ve hareketli olmasına bağlıdır. Bunun için
ise bilgili olması, bilgiyi kullanmasını bilmesi ve ayrıca çaba
göstermesi şarttır. Bilgili olmak için eğitim, bilgiyi
kullanmak için irade, çaba göstermek için istek gerekir.
Normal ortamlardaki davranışlar için, iradenin
sadece pozitif bilimlerin (akli bilimler) bilgileriyle donatılması
yeterli olabilir. Ancak esas olan insanların, kimsenin bilmediği
ve görmediği ortamlardaki davranışlarını düzgünleştirmektir.
Eğitim ve öğretimle verilenlerin bu ortamlarda etkili olabilmesi
için, iradenin nakli bilimler denilen dini bilgilerle desteklenmesi
şarttır. Dini bilgiler verilirken, insanların huzura
ulaşmalarını engelleyecek zorlaştırmalar ve tabular şeklinde
verilmemelidir. Bilim, teknik, din, doğa ve sanatın hepsi
insana hizmet etmelidir. Allah, Kur’an’ı Kerim’inde
evreni, kâmil insanlar için yarattığını beyan etmektedir.
Yeni dünya şartlarına uyum sağlamak ve
kalkınmayı gerçekleştirebilmek için şuur altında, belki de
bir kısmı genlerimizde olan özellikler yetmeyebilir. Hatta bazen
engelleyebilir. Bir toplumda -ki dünyadaki çoğu toplumlar için
bu sav geçerlidir- insanların bir bölümü, düşünmekle sorumlu
olmak istemezler. Kendilerine verilen görevleri yaparak ekmek
paralarını kazanmak, iş dışında ve hattâ işlerinde bile
ilave sorumluluk almamak isterler. Bu gibi kişilere düşünme ve
sürekli çalışma gerektiren üst görevlerle birlikte hesabı
istenecek sorumluluklar verilmesi yararlı olmaz. Zaten maddi-manevi
ek bir kazanç sağlamadan sorumluk verilmek istenirse, çoğunun
kişisel tercihi, kabul etmeme olacaktır. Bu nedenle halkın,
önderlerin ve aydınların ortak hedefe yönelik olarak “düşünme”lerini
sağlayacak sistemler geliştirmelidir.
Bir ülke için özürlü ve engelli çocukların
eğitimleri çok önemlidir. Her insanın hayatında, özürlü
veya engelli olması ihtimali vardır. Kimse bu ihtimalden münezzeh
değildir. Dolayısıyla konu aslında her insanı ilgilendirir.
Özürlü ve engelli insanlarımızı topluma katkı yapacakları
şekilde yetiştirmek ve desteklemek şarttır.
OKUL ÖNCESİ EĞİTİM
İnsanları düşünmeye alıştırma işlemi, çocukların
mantıklarının oluşmaya başladığı üç yaşından
itibaren uygulanmalıdır. Birbirlerine zekâ, bilgi ve
beceri açısından yakın olan insanların bir arada eğitilmeleri
düşünme alışkanlığının yerleşmesinde etkili olur.
Kendisinden daha düşük kapasiteli çocuklarla birlikte okuyan ve
çalışan kişinin kendini geliştiremesi zordur. Aksine,
tembelliğe bile alışması söz konusudur. Benzer şekilde daha düşük
kapasiteli çocuklar, zeki insanlarla birlikte olurlarsa kendilerini
daha küçük görebilirler. Kendilerini küçük gören çocukların,
hayatları boyunca kendilerine güvenleri olmaz. Bu nedenle çocuk
yuvası ve anaokulu eğitimi ile eğitimde kullanılacak yöntemler
önemlidir.
Ancak, günümüz şartlarında devletin
sermaye gücü, çocuk eğitim merkezlerini çoğaltıp
geliştirmeye yetmez. Halkın desteği gerekir. Çocuk eğitim
merkezlerinin çoğalmasında sivil kuruluşlar, özel sektör ve
devlet kuruluşları ile halktan da yardım alınabilir. Kurumlar,
kâr amacı gütmeyen çocuk yuvaları açmaları için
zorlanabilir. Çünkü çocukların küçük yaşta edindikleri
yapı ileride çok zor değişmektedir. Dolayısıyla bir ülke
için çocukların eğitimi çok önemlidir.
Devletin yetişemediği bu “eğitim ve terbiye”
işini çocukların aileleri yapmaktadır. Ailelerde de bu görev en
çok annelere düşmektedir. Çocuklar üzerinde annenin etkisi,
babaya nazaran genelde daha fazladır. Bir milletin kültürünü
gelecek nesillere aktaranlar da, daha ziyade annelerdir. Elbette bu
konumdan farklı olan aileler vardır. Ancak, Türk töresinde “ana”ya
saygı en üst seviyededir. Türkiye’de ise, annelerin eğitim
seviyeleri genel anlamda, erkeklerden daha azdır. Kız çocuklarının
okuma oranı erkeklerden düşüktür. O halde, gelecek nesilleri
yetiştirecek bugünün kız çocuklarının okula gitme
oranlarını yükseltmek için tedbirler düşünülmelidir. Örneğin,
kırsal kesimde ilk öğretimden sonra kız çocuklarını okutmaya
devam eden ailelerin okul masraflarının bir kısmı devlet
tarafından karşılanabilir.
Bu arada yapılacak bir yenilik de devletin
televizyon kanallarından birinin annelerin eğitimine
ayrılmasıdır. Bu durum belki diğer televizyon
kuruluşlarına da örnek olur.
Ayrıca annelere, çocuklarıyla ilgili
sorunlarında psikolojik destek veren kurumlar oluşturulmalıdır. Bu
kuruluşlar annelere ve gerektiğinde ailelere ücretsiz veya çok
az ücretle yardımcı olmalıdır. Bu nedenle bütün ülkenin
psikolojik desteğe olan ihtiyacı göz önüne alınarak, psikolog
yetiştiren kurumlar yeniden ele alınmalıdır. Psikoloji ile dini
telkinler bağdaştırılmalıdır.
Aile kurumu, Türk milletinin tarih boyunca en
temel organı olmuştur. Bu kurumun sağlıklı olması,
milletin sağlıklı olması anlamına gelir. Çekirdek ailelerin
parçalanmasını azaltmak için sadece psikolog desteği yetmez.
Diğer dini, hukuki ve ekonomik tedbirler için, toplum önünde
tartışılarak bulunacak yöntemler uygulanmalıdır.
Televizyonlarda saat 08.00-22.30 arasındaki programlarda aile
kurumunu yıpratacak yayınlar yapanlar, sonuçlarına da
katlanmalıdır.
Çocukları en çok etkileyen yayınlar arasında
çizgi filmler sayılabilir. Bu nedenle çizgi film yapımı
denetlenmeli ve desteklenmelidir. Ayrıca TV ekranlarındaki
reklamların çocukları istenilmeyen yönde etkilememesi için
dikkat edilmelidir.
Çocukların yetişmelerinde çocuk kitaplarının
ve oyuncakların önemi büyüktür. Dolayısıyla gerek
kitapların, gerekse oyuncakların hem Türk milli kültürünü
yansıtan hem de çocuğun ufkunu geliştiren yapıda olması için
destek verilmelidir.
İLK ÖĞRETİM KURUMLARI
Türkiye’deki eğitim kurumlarının günümüzdeki
durumundan öğrenciler, öğretmenler, veliler, Milli Eğitim
Bakanları dahil hiç kimse memnun değildir. Gelişmiş ülkelerin
çocuklarıyla zekâ ve anlayış yönünden kıyaslandığında, Türk
çocuklarında bir eksiklik görülmemektedir. Ancak, benzer öğretim
kurumlarından mezun olanlar arasında karşılaştırma
yapıldığında Türkler, önceki yaşlarındaki durumlarının
gerisine düşmeye başlamaktadır.
Devlet, ilköğretimde uyguladığı sistemi
aşağıda belirtilen şekilde değiştirerek, ülke için daha
yararlı duruma getirebilir.
İlköğretim üç guruba ayrılabilir. Ancak
başlangıçta fazla gurup olması karışıklığa yol açabileceğinden,
ilköğretim iki guruba ayrılabilir. Birinci guruptakiler matematik
zekası üstün çocuklar olmalıdır. Bu çocuklar, öncelikle üç
büyük şehirden başlamak üzere, ayrı okullarda
toplanılmalıdır. Bu öğrencilere özel program uygulanmalıdır.
Gerekirse bir kısım öğretmenler başlangıç için yurt dışından
getirilebilir. Bu zeki çocukların lise ve üniversite eğitimleri
de ayrı okullarda yapılabilmelidir. Bu mümkün olmuyorsa, ayrı
sınıflarda veya bazı dersleri farklı olan ayrı guruplar halinde
yapılmalıdır. Bu uygulama ülke için çok yararlı olacaktır.
Bunun için ek kaynak ihtiyacı da fazla değildir.
İlköğretimin diğer iki gurubu ise
çocukların matematik zekâ düzeylerine ilaveten görsel, düşünsel,
anlatımsal, bedensel vb. sosyal zekâlarına göre belirlenmelidir.
Öğrenim sırasında öğrencilerin gösterecekleri başarı ya da
başarısızlığa göre, çocuklar bir guruptan diğerine geçebilmelidir.
Öğrenciler ilköğretimlerinde başarılı görüldükleri zekâ
türüne göre, kendilerine uygun olacak meslek liselerine veya
normal liselere yönlendirilmelidir. Almanya’da orta öğretimde
okuyan öğrencilerin 2/3’ü teknik konularda eğitim görmektedir.
Meslek liselerinde öğretilen meslek sayısı Almanya’da 320, Türkiye’de
60 civarındadır.
Yukarıda yapılan öneriler, Türkiye’de
devlet okullarında uygulanmamaktadır. Özel okullarda da bazen
sadece, yüksek puan almış çocukların sınıfları ayrı
oluşturulmaktadır. Bu iyi ama çok yetersiz bir uygulamadır.
Dolayısıyla, neredeyse her öğrenci üniversite kapılarını
zorlamaktadır. Öğrencilerin önemli bir bölümü kendisine,
ailesine ve devletine yük olmaktadır. Eğer İlköğretimden
itibaren yukarıdaki öneriler uygulanırsa, zararlar azaltılmış
olur. Diğer taraftan bu öğrencilerin çoğunluğu hayatta
başarılı olabilecekleri bir alanda değerlendirilmiş olur. Günlük
hayatta, işinde başarılı olan insanların çoğu, mesleklerini
severek yapan ve o konuda becerisi olanlardır. Yaptıkları işte
başarılı olmak, insanları mutlu eder. Ülkelerin gelişmeleri de
vatandaşlarının işlerini ciddi ve güzel yapmaları ile doğru
orantılıdır. (Türkiye’deki işsizlerin büyük bir bölümü,
düz lise ve üniversite mezunudur. Ama bu kişilerin önemli bir
bölümü, bilgileri ve vasıfları yetersiz insanlardır. Eğitimde
kalitenin artması işsizliği azaltacaktır.)
Türkiye’deki kurumlaşma anlayışı yeterince
gelişemediğinden aileler, çocuklarının nasıl olursa olsun bir
diploma sahibi olmasını istemektedirler. Halbuki, asıl olan
diploma değil, meslek sahibi olmaktır. Bilgiyle desteklenmeyen
mezuniyetler, kişinin kendisi için daha tehlikelidir.
Ayrıca öğrencilerin eğitimleri sırasında
dini bilgilerin verilmesi faydalı olacaktır. İnsanları sabırlı
ama çalışkan olmaya yönlendirerek, hayat mücadelelerinde başarılı
olmalarına yardımcı olacaktır.
ORTA ÖĞRETİM
İnsanların bir meslekte iyi yetişebilmeleri için,
ilk öğretimlerinden hemen sonra mesleki eğitime tabi tutulmaları
gerekir. “Ağaç yaşken eğilir” atasözünün benzerinin,
bütün dillerde olması ihtimali kuvvetlidir. İnsanlara meslek öğretebilmek
için deneysel çalışma yaptırmak şarttır. Bu nedenle meslek
liselerinin tarım ve sanayiyle ilgili olanlarının açılmalarının
maliyeti, diğerlerine göre daha fazladır. Ancak, bu konuda sivil
kuruluşlar, özel sektör ve devletin ciddi bir işbirliği
sağlanırsa, teknik liselerin devlete olan yükleri azalır. Bu
liselerdeki öğretmenlerin kaliteleri ve eğitimleri ciddi
tutulmalıdır. Döner sermaye sistemleri bile, her okulun kendisini
yeni gelişen teknolojilere ayak uydurmasında yardımcı olur.
Kitabın Maliye-Vergi bölümünde de belirtildiği
üzere Türkiye’nin en önemli sermayesi “insan”ıdır. Bu
nedenle eğitim çok ciddi ele alınmalıdır.
Bütün eğitim kurumlarının bir yıl içerisinde
açık olduğu gün sayısı artırılmalıdır. Bir yılda, günümüzdeki
gibi 180 değil, net olarak 200-210 gün eğitim yapılması için
çalışılmalıdır. Cumartesi günleri yarım gün eğitim
yapılması sistemi yeniden uygulanabilir. Günde çift tedrisat
uygulayan okullarda ders saatlerini artırmak için, Cumartesi tam
gün yapılabilir. Zorunlu eğitim olan ilk sekiz yıl için, devlet
ve halk bütün imkânlarını seferber etmeli ve gün boyunca
uygulanan ders süresi de mutlaka uzatılmalıdır. Eğer Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkeler, öğrencilerine, Batılı öğrencilerinkinden
%20 daha fazla ders saati veremezlerse, ülkeler arasındaki
farkın kapanmasını hayal bile etmemelidirler. Tabiatıyla verilen
eğitimin kalitesi de çok önemlidir. Örneğin artan eğitim günlerinde
sadece ilgili kitaptan ders yapılmamalıdır. Öğrencilerin düşünmelerini
ve kendilerini geliştirmelerini sağlamak için, küçük tezler
hazırlattırılarak tartışmalı programlar uygulanmalıdır.
İmtihanların bittiği ve karnelerin beklenildiği boş dönemlerden,
bu konuda istifade edilebilir. Kitabın diğer ilgili bölümlerinde
bu konularda öneriler yapılacaktır.
İlköğretimin beşinci yılını okuyan bir öğrencinin,
kendisinin ve ailesinin durumu tekrar gözden geçirilmelidir.
Okumasını sürdüremeyecek, ailesine yük olacak yapıda olanlara
diplomaları verilerek okuldan ayrılmalarına izin verilmelidir.
Aksi halde belki okur umuduyla zaman kaybeden çocuk, ileride öğrenme
çağını geçirdiği için bir meslek öğrenememektedir. Ayrıca,
sanayi ve tarımda çırak sayısı azalmaktadır. İşte bu
çocuklar sanayi, tarım ve turizme yönlendirilerek hem kendileri iş
sahibi olurlar hem çırak ihtiyacının karşılanmasıyla ülke
kazanır. Bu öğrencilerden kendisi okuyacak şartlara sahip
olmasına rağmen, ailesinin durumu iyi olmayanlara destek
verilmelidir.
ÖĞRETMENLER
Öğrencilerin eğitimi bu kadar önemli olduğuna
göre, bu çocukları yetiştirecek öğretmenler daha ciddi ele
alınmalıdır. Ülkede her isteyen kişi, çeşitli meslek veya
iş sahibi olabilmelidir. Ama, her başvuranın öğretmenliğe
alınması gerekmez. Öğretmenlerde bilginin dışında çocuklarla
iletişim kurabilmek, gerektiğinde sabırlı davranabilmek gibi
özellikler ayrıca aranılmalıdır. Günümüzde Türkiye’de
meslek dışından gelenlere uygulanan pedagoji kursu, böyle bir değerlendirme
için belirleyici olacak seviyede değildir. Daha ciddi ele
alınmalıdır.
Öğretmenleri yetiştirecek kurumlar, yurt
dışındaki benzer kuruluşlarla daha ciddi işbirliğinde
olmalıdır. İhtiyaç duyulursa yurt dışından eğiticiler
getirilmelidir. Gerek öğretmenleri yetiştirenler ve gerekse öğretmenler
her iki-üç yılda bir düzenli olarak ve ciddi programlar eşliğinde
geliştirme eğitimine tabi tutulmalıdır. Öğretmenlerin sözleşmeli
olmaları uygundur. Sözleşmeleri en fazla iki-üç yıllık
olabilir. Sözleşmenin iptali ya da uzatılmasına karar verecek
kurulda, o okulun aile birliği derneği de etkili olarak
bulunmalıdır.
Öğretmenlerin gelirlerinin ailelerini rahatça
geçindirebilecek seviyede olmasına gayret edilmelidir. Okul bünyesinde
açılacak öğrenciyi geliştirme ve destekleme kursları, öğretmenler
için ek bir gelir kaynağı olabilir. Meslek liselerinde
uygulanacak döner sermaye sistemi de öğretmenler için ek bir
gelir kaynağı olacaktır.
Üniversiteler konusunda “Üniversitelerin
Görevi ve Yeniden Yapılanma” bölümünde geniş bilgi verildi.
GENEL ANLAMDA YAPILABİLECEKLER
İnsanlar en yararlısından geriye doğru
aşağıdaki gibi sıralandırılmaktadır:
Bildiğini bilenler, yani bilgisinin
farkında olanlar.
Bilmediklerini bilenler
Bildiklerini bilmeyenler
Bilmediklerini bilmeyenler.
Türk eğitim sistemindeki hataların sonucunda,
üniversiteler dahil, eğitim kurumlarının mezunlarından dördüncü
tip insan çoğalmaya başlamıştır. Yani bilmeyen ama,
bilmediklerinin de farkında olmayan insanların sayıları
artmaktadır. Bu özelliklerin diğer bir tanımı “cahil”dir.
Bu durum Türkiye için önemli bir tehlikedir. Bir ülkenin
geleceğini ekonomik sıkıntıdan daha çok, “diplomalı
bilgisizler” ve bildiğini zannedenler karartır. Ekonominin
kararttığı ortamları ise bilgili, bilgi edinmeye açık ve
gayretli insanlar aydınlatır. Bu nedenle insanları, bilgili ve
bildiğini bilen kişiler olarak yetiştirmek gerekir. Bilginin
derinliğini artırmak için, konuları ayırarak
uzmanlaşılmalıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı, okunacak kitapları,
içeriklerini ve ders programını kendisi belirlemektedir. Halbuki
bunları onaylayan kurumunda, yalnızca bakanlık yetkililerinin
bulunması yetersizdir. Türk çocukları ve gençleri, becerikli ve
zekidir. Nitekim Türk okullarında okuma-yazmayı öğrenme zamanı
dünya ortalamasından daha kısadır. Sadece eğitimde değil,
diğer konularda da çocuk, yıldız, genç halk oyunu ve spor takımlarında
ve gençler arası bilgi olimpiyatlarında daha başarılı
olmaktadırlar. Ama, devlet memurlarının tek başlarına
belirledikleri eğitim sistemi ve derslerin muhtevaları, zeki ve
becerikli bu Türk gençlerini geliştirmek yerine, çoğu zaman körletmektedir.
Bu nedenle; eğitim sisteminin belirlenmesi,
kitap seçimi, ders programının oluşturulması gibi konularda
karar veren kurullarda, devlet yetkilileri ile birlikte; üniversiteler,
TOBB, ilgili konularda Diyanet Vakfı, Bakanlar Kurulunca kamuya
yararlı olarak belirlenen vakıflar, Atatürk Türk Dil ve Tarih
Kurumu, Türkiye Ziraat Odaları, Mühendis Odaları, Hekimler
Birliği gibi kuruluşların temsilcileri de bulunmalıdır.
Kararlarda sivillerin etkileri de olacak şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.
Türkiye’de yeni ve güçlü bir sektör olarak
dershaneler ortaya çıktı. Bu durum okullardaki eğitimin başarı
seviyesini gösteren en önemli olgudur. Ayrıca, hem okul hem de
dershaneye giden genç beyinler, her iki tarafın ödev ve sınavlarıyla
ezilmektedirler. Zaten okudukları okullarının oturdukları
semtlerde olmaması, yoldaki kayıplarını artırmaktadır.
Kendilerini dinleyecek, matematik dışındaki diğer zekâlarını
sergileyecek zaman bulamamaktadırlar. Dershanecilik sektörünün
yapısı üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Dershanelerin
artması, eğitimin çıtasını çok yükseltmiştir denilemez.
Okulların kendi bünyelerinde döner sermaye gibi bir sistem geliştirilirse
hem öğretmen, hem öğrenciler, hem de veliler için daha yararlı
olabilir. Üniversite giriş imtihanında uygulanan okul
puanlaması, o okuldan dershaneye giden öğrencilerin sayısına göre
yeniden değerlendirilmelidir. Ayrıca dershanelerde yetişenlerin
aldıkları puanlar, okullarının hanesine yazılmamalıdır.
Günümüzde imparatorluk kurmanın gereklerinden
birisi, çok üretip az tüketmektir. Bu nedenle, üretimin
kutsal olduğu, üretmeden tüketmeye çalışmanın insanı
huzursuz yapacağı bütün eğitim kurumlarında çok sık
işlenmelidir. Üretmenin ve eser vermenin kişinin şahsiyetini
geliştireceği örneklerle anlatılmalıdır. Halkın kendisini “lâle
devri”nde yaşıyormuş gibi düşünmesi böyle tavırlarla
engellenmelidir.
Çağımız toplumları, ticaret sonrası bilgi
toplumu olma yönünde ilerlemektedir. “Bilgi” artık
gelişmiş bir ekonominin gerçek bir sermayesidir. Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkeler bilgiyi, öncelikle üretimi artırıcı
şekilde yönlendirmelidir. Kitabın Üretim-Teknoloji
bölümünde de görüleceği gibi, üretim kültürünü kaybeden
milletlerin, konumlarını değil geliştirmek, muhafaza etmeleri
bile zordur. Bu sorun gelişmiş ülkeler için de geçerlidir.
Nitekim gelişmiş ülkeler, hammadde kaynaklarına sahip olanlar
üzerindeki baskılarda ortak davranabilmektedirler. Böylece
bilgilerini, hammaddeden çok daha değerli tutabilmektedirler.
Eğitim ile dolaylı ilgili görülen bir konu
da, ağaçlandırma çalışmalarıdır. Ülkenin ilk yedi sorunu
içerisinde sayılabilecek kadar önemlidir. Halkta bu şuurun
oluşturulması için bütün eğitim kurumları seferber
olmalıdır. Bu konuda ordu, belediyeler, meslek odaları, ticaret
odaları, okullar, üniversiteler ve çeşitli gönüllü vakıflar
işbirliği içerisinde ve mutlaka ciddiyetle uğraşmalıdırlar.
Mevcut bayramlardan bir tanesindeki tatil kaldırılarak onun yerine
veya ayrıca ağaçlandırma bayramı konulabilir. Bu konuda en
uygun gün 21 Mart’tır. Böylece hem ağaç dikimi için
uygun zaman olur, hem de Nevruz (yenigün, ya da yılsırtı) konusu
ateş ve başkaldırı simgesi olmaktan kurtarılır. Gerçek bir
bahar bayramına dönüştürülür. Bu bayram gününde, bütün
tatil yapanlar, ağaç dikme organizasyonunda görev almaya hem
heveslendirilebilir hem de zorlanabilir. Şirketlerin ve
şahısların birbirlerine hediye verirken, hediye olarak fidan
dikim belgesi vermeleri düşüncesi teşvik edilebilir.
Doğayı korumak, insan soyunu korumaktır.
Bu konularda uluslararası birliktelik şarttır. Ancak Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkeler, kalkınma ile çevre sorunları
arasında dengeli davranmak zorundadırlar. Bütün bunları
başarmanın yolu da önce eğitimden geçer. Eğitim ne kadar küçük
yaşta başlatılırsa, o kadar başarılı olur.
Görsel basında insanları birbirine düşürecek,
aralarındaki ayrılıkları körükleyecek tartışma
programlarından kaçınılmalıdır. Onları bilgilendirecek,
kapasitelerini artıracak yayınlar yapılmalıdır. Aksini yapmak
bir milletin intiharıdır. Eğer, basın-yayın organlarının
tek amaçları kâr olursa, eğitici ve yol gösterici olmazlarsa,
Türkiye gelecekte kendini bekleyen sorunları aşmakta çok fazla
zorlanır.
Basın yayın organlarında sıkıcı olmayan
belgeseller, sağlık bilgileri, türkü ve şarkıların hikâyeleri,
görgü kuralları, günlük hayatla ilgili pratik bilgiler, hukuki
sorunlar gibi konularda yayınlar yapılması çok faydalı olur. Böylece
halk, dost meclislerinde konuşabilecekleri seviyeli ve halkı
ilgilendiren bilgilere sahip olacaktır. Yoksa halk, magazin
programlarını severek izlemeye devam eder. Çünkü bu tip yayınlar
arkadaş sohbetlerinde işe yaramaktadır. Eğitici ve öğretici
programların, firmaların reklamlarını yaptırmak amacıyla
desteklemeleri, yayın sayısının artmasını sağlayacaktır.