Okuyucularımız takdir edeceklerdir ki, bu
kapsamda ki bir krizi ancak ‘’buhran’’ olarak değerlendirmek
gerekir. Bu nedenle ben de artık ‘’ekonomik buhran’’
olarak bahsedeceğim.
Öncelikle konuyu, Dünyadaki ve ülkemizdeki
ekonomik buhran olarak iki ayrı bölümde incelemek gerekir.
Elbette Türkiye, Dünya Ticaretine eklemlendiği için bu iki
konunun birbirini etkilediği doğrudur. Ama meseleyi
irdeledikçe görülecek ki, Türkiye’deki ekonomik buhranın
Dünyadan bağımsız kendi iç sebepleri de vardır.
Dünyadaki ilk ekonomik buhran aslında
1873 yılında başlayarak Avrupa‘da ortaya çıktı. Ama o
dönemde Amerika henüz iç savaşından yeni çıkmış ve
Avrupa ekonomisiyle ilgisi olmadığından onları etkilemedi.
Avrupa’da ise, Karl Marks’ın ve fikirlerinin tanınmasına
ortam hazırladı. 1873 şoku olmasaydı, 1848 de
Manifestosunu yazmış Marx’ın fikirleri gündeme
gelmeyecekti.
İlk genel buhran 1929’da oldu. Bu
ortamda ekonomist Keynes çıktı. İstihdamı artırmak
gerektiğini, bunun için devletin borçlanarak da olsa altyapı
yatırımları yapması gerektiğini savundu. Doğacak bütçe
açıkları ve enflasyondan korkulmamasını söyledi.
İngiliz iktisatçının tavsiyelerini
Avrupalılar uygulamaya çalıştılar. Çünkü savaş öncesinde
yapılması gereken yatırımlarla örtüşüyordu. ABD
ekonomisinin verilerine bakıldığında ise durumun
Keynes’in teorisinden dolayı değil, II. Dünya savaşı sırasında
düzeldiğini görüyoruz.
Savaş olmasaydı bu bunalımı
atlatamayacağını anlayan ABD, 1945’ten itibaren küreselleşme
teorisini geliştirdi. Hâlbuki 1865 iç savaşlarının
bitiminden sonra yeniden doğuşlarını sağlamak için
aksine, gümrük duvarlarını yükseltmişlerdi. Ama artık iç
pazarları doygunluğa ulaşmıştı. Aksine dünyaya mal
satmazlarsa geriye düşüş başlardı.
1960’lı yıllarda Dünya Ticaret Hacmi
%4,8 büyüdü. Bunda Soğuk Savaş ortamının etkisi oldu.
Vietnam savaşından sonra Keynes‘in fikirleri terk edildi.
ABD, 1971‘de dalgalı kura geçti. Dolar düşmeye başladı.
Petrol üreten ülkeler zararlarını kurtarabilmek için OPEC
çatısı altında birleştiler. Petrolün varili 3 dolardan
32–36 dolara kadar çıktı. 70’li yıllarda ticaret hacmi
dolar bazında %3,8 arttı. Ama dolardaki hızlı düşüşten
dolayı (1 dolar 4 marktan, 1,67 ye indi.) ticaret hacminde
aslında daralma oldu. ABD’de enflasyon %13’e çıktı.
Bu durumdan çıkış için 1978 den sonra
yepyeni bir fikre sarılındı. Ekonomi arz temelli olsun
denildi. Bunun anlamı; devlet küçülsün, her şey serbest
piyasa düzenine bırakılsın idi. Bilhassa ABD ve İngiltere‘de
etkili bir şekilde uygulanan bu yeni anlayış, Türkiye dâhil
dünyanın çok geniş coğrafyasında karşılık buldu.
Ama 1980‘lerin ilk sekiz yılında Dünya
Ticaret Hacmi ancak % 2,8 artabildi. Hem de 8 yıl süren İran
– Irak Savaşındaki 600 milyar dolar olarak tahmin edilen
harcamalara rağmen. ABD bir taraftan SSCB’yi dağıtarak,
mal satabilecekleri yeni bölgeler oluşması için uğraştı.
Yıldızlar savaşı projesini geliştirdiler. Böylece Rusların
son dirençlerini de kırdılar. Ama kendileri de sıkıntıya
düştüler. 86–87 yılları arasında 1 dolar 250 yen iken,
125 yen oldu. 18 Ekim 1987 kara Pazartesi dedikleri günde
dolar %25 değer kaybetti.
ABD ekonomisi durgunluğa girdi. Çünkü sıkıntı
sadece içerde değildi. Bilhassa Latin Amerika ülkeleri ABD
bankalarından aldıkları borçları ödeyemiyorlardı. Yeni
borç vermeseler bölge ekonomileri çökebilirdi. Borç
verseler kendi bankaları zor duruma düşecekti. Yani değneğin
iki ucu da sıkıntılıydı.
İmdada önce 1989 da Berlin Duvarının yıkılışı
yetişti. Sermaye hareketleri birdenbire 5-6 katına çıktı.
ABD için diğer bir şans Saddam’ın 2 Ağustos 1990 da
Kuveyt’i işgali oldu. Kuveyt’e müdahalesinde Arap
Devletlerini, Japonya, Fransa ve İngiltere’yi yanına alan
ABD, böylece SSCB’ye son darbeyi vurdu. Sovyetlerin dağılmasıyla
serbest kalan Orta Asya bölgesini, kimseyle paylaşmayacağı
hayati bir alan olarak değerlendirdi.
Kuveyt‘e müdahale masraflarını Arap
Devletleri ve Japonya’dan aldı. Petrol bağımlısı Japon
ekonomisi durgunluğa girdi. Halen çıkamadı. Çünkü
Japonya’da 1980’li yıllarda ciddi spekülatif (hayati değer
yaratma) dalgalar olmuştu. Gayrimenkul fiyatları her yıl
nerdeyse ikiye katlanmıştı. Böylece insanlar emeği ile
kazandıklarının 8–10 katını hayali değer yaratan işlemlerden
kazanmaya başladı. Dolayısıyla üretimden uzaklaştı.
Japonya, dünyanın en net borçlu ülkesi durumundadır. Borçlarının
GSMH’ye oranı %180’e ulaştı. 1995 yılında mevduata sınırsız
devlet güvencesi vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla her an
diken üstündeler.
1990’lı yıllarda yeni ülkelerin katılımıyla
Dünya Ticaret Hacmi hızla arttı. %4,3’lere tırmandı.
1998 uzak Doğu ve sonrasında Rusya’da yaşanan sarsıntı
sırasında ticaret hacmi geriledi.
11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler olayında,
ABD yöntem değiştirdi. Doları düşürdü. Enerji
kaynaklarına el koydu. Bu el koyma sonucunda petrol fiyatları
hızla arttı. Ortaya çıkan fazlalıklar dünyanın diğer bölgelerine
sıcak para ve kredi olarak girdi. Krediler bilhassa
gayrimenkul ve otomobil için harcandı. Dünya tüketimi
hormonlu bir şekilde arttı. Sonunda balon patladı.
Berlin Duvarının yıkılışından
sonraki büyümeler hem gelişmiş ülkelerin kendi içyapılarındaki
gelir dağılımını bozdu. Hem de gelişmiş ülkelerle gelişmemişlerin
arsındaki farkı arttırdı.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ),
Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kuruluşların
amacı güya güvenli ve adil rekabet şartlarını oluşturarak
gelişmekte olan ülkeleri destekleyip istihdamı arttırmaktı.
Çünkü dünya zenginleşmedikçe, gelişmiş ülkelerin
kendi başlarına zenginleşmeleri mümkün olamazdı. Ama böyle
olmadı. Bu kuruluşlar çalıştıkça gelişmiş ülkeler
daha çok kazandı. Gelişmiş ülkeler dünya nüfusunun %14
– 15‘ini oluşturuyorlar. Ama sadece son 10 yılda dünya
milli gelirinden aldıkları pay %79’dan %85’lere tırmandı.
Adaletsizlik gittikçe büyüyor.
ABD durumu kurtarabilmek için kapitalist
anlayışı terk etmeye başladı. Yeni arayışların içerisinde,
batan bankaları ve şirketleri devlet desteği ile kurtarmaya
çalışıyor. Ama ekonomi tabanlı tedbirlerle durumu
kurtarmaları çok zor görünüyor. Çünkü küreselleşme,
ekonomiyi matematiksel kalıptan çıkardı. Artık dünya ölçeğinde
ekonomik kuram geliştirilemez. Bunu başarabilmek için aşağıdaki
dört farklı yapıya tek bir “ilke” geliştirmek
zorundalar.
1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz)
ekonomik anlayışları (Yani paranın devir hızı, kâr
hırsı ya da girişimcilik yapıları, duygusal yapıları
vb.)
2. Milli devletlerin uyguladıkları
makro (genel ) ekonomi uygulamaları (Yani para, kredi
ve faiz oranları)
3. Uluslar arası işletmelerin
milli olmayan farklı amaçları (gerek sanal
ekonomide, gerekse üretimde süper güç ve tekeller
haline geldiler.)
4. Dünya ekonomisi (Yani
teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin,
insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi.)
Bütün bu birbirinden farklı yapıları
tek bir ilke ile açıklayıp kuramsal hale getirmenin
zorluğu ortada. Bu durumda ABD’nin önünde iki seçenek
kalıyor.
Birincisi; Balkanlar, Kafkaslar,
Ortadoğu ve Orta Asya’da etkili olmasını sürdürecek
politikalar izlemek. Bu bölgelerde geniş çaplı çatışmaların
çıkmasını teşvik etmektir. Amaç, buralarda çıkacak
bir savaşta kendisi doğrudan olmayacağından, müttefiklerine
silah vb. satarak durumu kurtarmaktır. Çünkü halen
ABD’de mühendislerin üçte biri savunma sanayinde
çalışmaktadır.
ABD bu hedefi gerçekleştirebilmek için
zaten adımlarını atmıştır. NATO’nun sınırlarını
genişleterek yeni ülkelerin eklenmesini sağlamıştır. Türkiye
bahsedilen bu bölgelerde etkinliği en çok olan ülke olduğundan,
ABD ekonomisi ve menfaatleri açısından ‘’kilit taşı
ülke’’ dir (Onların kendi deyimiyle Key Stone State).
Dolayısıyla Türkiye’yi de bölgedeki Rusya ve İran’ın
da katılacağı savaşın veya kargaşanın içine çekmeye
çalışacaktır.
İkinci seçeneği biraz daha uzun
vadelidir. Günümüzde dünya nüfusunun %40’ı küresel
ekonominin içerisindedir. ABD, bu oranı artırmaya çalışmalıdır.
Bunu ancak, Çin ve Hindistan’ı küresel ekonomi içine çekerek
başarabilir. Fakat Çin ve Hindistan’ın tek parça kalması
halinde bu amacına ulaşması zordur. Ayrıca, siyaseten de
tehlikeli olur. Bu durumda yapılacak olan, bu ülkelerin gelişmiş
bölgelerini gelişmemiş yörelerinden ayırtarak ayrı
devlet olmalarını sağlamaktır.
Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar mutlaka tıkanacaklardır.
Dünya ekonomisinin düzelmesi için Türklerin sahip oldukları
anlayışlara ihtiyaç vardır. Batının ticareti tamamen
“kâr” hırsıyla birleştiren anlayışı dünyayı çıkmazlara
götürür.
Türk’lerin ticarette önce “itibar”
diyen, çevresindekilere hizmet eden ve başkalarına hoşgörü
ile yaklaşan anlayışları hâkim olmadan dünyanın huzur yüzü
görmesi çok zordur.