![]() | BUHARLI MAKİNENİN İCADI 1750 | |
25.11.2008 |
|
BUHARLI
MAKİNENİN İCADI (l750) ve
TEKNOLOJİK DEVRİM Matematiğin
sanayiye uygulanması sonucu verimi kesintisiz olarak artıran Batının,
“öteki” dünyaya ezici üstünlük sağlama yoluna girmesi Avrupa 1492’de bir mucize ile karşılaşmıştı. Dünya
üzerinde yepyeni, geniş ve bakir topraklara ulaşılmıştı. Yeni
gittikleri topraklarda ciddi hiçbir rakip yoktu. Karşılarında kılıçları
bile olmayan gariban topluluklar vardı. Birbirlerinin rakibi, yine
kendileriydi yani diğer Batı Avrupa Devletleriydi. Batı Avrupa’nın
en az yirmi katı olan yeni yerlerin yer altı ve yerüstü maddi ve
manevi zenginliklerini kolayca sömürdüler. Buna rağmen bir türlü
beklenen ilerlemeyi sağlayamadılar. Çünkü altyapıları yeterli değildi.
Halbuki düşünüldüğünde keşiflerin çok önemli olduğu anlaşılır.
Günümüzde uzayla ilgili çalışma yapanlar bile, ilerisi için 1492 keşfinde
olduğu kadar önemli bir getiri beklemiyorlar. (Burada bazı sorular akla
geliyor. Acaba aynı şans Osmanlı Türklerinin karşısına çıksaydı
sonuç ne olurdu? Hem sağlanacak gelişmeler hem de yok edilen
medeniyetler açısından. 1500’lü yıllardaki
Osmanlı Türklerinin ilimde, mimaride, sanatta, teknikteki ileri
durumlarını ve hoşgörülü yaklaşımlarını dikkate aldığımızda
sonucun farklı olması ihtimali çok yüksek.) Bu mucize keşiflere rağmen İspanya ve Fransa maddi
zorlukların içerisine düştüler. Sadece İngilizler, Kraliçe I.
Elizabeth’in sayesinde en az harcama ile en çok gelir getirecek yolu
bulmuşlardı. Çünkü İngilizler, deniz güçlerini artırdılar. İspanyolların
Amerika’dan büyük zahmetlerle getirdikleri değerli mallara korsanca
anlayışla deniz üzerinde el koymaya çalıştılar. Bu dönemde İspanyollar Kilise baskısı altındaydı.
Fransızlar köylü kültürünün ağırlıklı olduğu yapıda idiler.
İngilizler ise ticarete daha yatkındılar. Nitekim İngilizlerin uyguladıkları
mali politikalar, diğer devletlere göre hep daha akıllıca idi. Orduları
da rakiplerine göre daha az sayıda idi. Korsanca anlayış sonunda az
harcamayla çok gelir elde edince eğitime önemli bir pay ayırabildiler.
Belki halkı değil ama soyluları eğitmek için gayret sarf ettiler. İngilizlerin bu davranışları 250 yıl sonra semeresini
verdi. Matematik sanayiye uygulandı, buharlı makine icat edildi. Bu buluş
sanki 1492 keşfine eşdeğerdi. Keşifler ve buharlı makinenin icadı
birbirini tamamladı. Ancak, İngiltere’de
1750 yılında gerçekleşen bu gelişme elbette her şeyi bir çırpıda
değiştirmedi. (Türkiye’de, bir kişinin uygulayacağı politikalardan
mucize sonuçlar bekleyenler oluyor. Bekleyenlere buharlı makinenin icadının
bile hemen sonuç vermediğini hatırlatmak isterim.) Buharlı makinenin keşfi başlangıçta, yalnız belirli
imalat dallarını ve belirli üretim araçlarını etkiledi. Ayrıca, işsiz
kalmaktan korkan halk bu yeniliklere karşı ciddi bir mücadele verdi.
Yine de, halkın korktuğu başına geldi. Başlangıçta işsizlik görüldü.
Ancak verimin kesintisiz artması sonucu P. Kennedy’e göre (Yirmibirinci
Yüzyıla Hazırlanırken, s.9) İngiltere’de, 1801-1911 arasında nüfus
4 kat artmasına rağmen, GSMH yaklaşık 14 kat arttı. İngiltere,
1800’lerden itibaren çok büyük bir hızla kalkındı. Ama acaba İngiliz
halkı ne kadar kalkındı? Bunu, kişi başına düşen
milli gelir rakamlarına bakarak anlayamayız. Zaten o dönemde bugünkü
gibi gelir dağılımı istatistikleri de yapılmıyordu. Bu nedenle
soruya en iyi cevabı, ülkeden göç edenlerin sayısı, durumları ve göç
nedenleri verebilir. P.Kennedy’nin verdiği rakamlara göre (Yirmibirinci
Yüzyıla Hazırlanırken, s.7) 1815-1914 yılları arasında, yaklaşık
20 milyon İngiliz, imparatorluk kurarak zenginleşmiş olan İngiltere’yi
terk etti. Hem de okyanustaki her türlü ölüm, korsanlık tehlikelerine
rağmen ve insanlık dışı şartlar altında. 1900 yılında İngiltere’nin
nüfusunun 41 milyon olduğu düşünülürse göçün azameti daha iyi
anlaşılır. Göçlerin küçük bir kısmını, resmi görevle gittiği
halde geri dönmeyenler ve daha iyi hayat şartları arayan serüvenciler
oluşturuyordu. Diğer taraftan bu göçlerin olduğu dönem, Büyük
Avrupa Barışının yürürlükte olduğu zamandı. Yani insanlar ülkelerindeki
iç ya da dış savaştan da kaçmıyorlardı. Güya verilere göre çok
zenginleyen ülkelerindeki yoksulluktan ve baskılardan kaçıyorlardı. Zenginleşmenin halka pek yansımadığının diğer bir göstergesi
de, sanayide ve madenlerde çalışan işçilerin durumudur.
P.Kennedy’ye göre (Yirmibirinci Yüzyıla Hazırlanırken s.9) bu işçiler,
günde 12-14 saat ve çok ağır çalışma şartları altında çalıştılar.
Hiçbir sosyal güvenceleri de yoktu. Bu ezilerek çalışma temposu en az
iki nesil sürdü. Hem de sadece İngiltere’de değil bütün Batıda.
Ancak iki nesil sonra torunlar, uğrunda dedelerinin çok ağır bedel ödedikleri
sanayileşmenin genel refah artışından yararlanmaya başlayabildiler. P. Kennedy’ye göre (s.176 ve 225) İngiltere’de başlayan
bu sanayi devrimi, Avrupa devletleri ve ABD ile sınırlı kaldı. Üçüncü
dünya ülkelerine neredeyse uğramadı. Zaten sosyo-ekonomik açıdan da
sömürülenlerin, sömürgeciler başlarında iken bu devrimden
yararlanmaları imkânsızdır. Nitekim
bazı Batılı düşünürlerin dile getirdikleri önemli bir olgu, Batılı
sömürgecilerin farklı olanı ve “öteki”ni yok etmeye çalıştığıdır. Avrupa ve ABD’de üretimdeki kesintisiz verim artışına
karşın, Üçüncü Dünya ülkelerinde verim aynı kaldığından aralarındaki
fark hızla açıldı. Diğer taraftan Üçüncü Dünya ülkelerindeki nüfus
artışı da, Avrupa’dan daha yüksek gerçekleşti. Sanayi devriminin
başlarında İngiliz ve Hindistan halkları hemen hemen aynı fert başına
sanayileşme seviyesindeydiler. Bu yıllar bölgede Babür Türk
Devletinin zayıfladıkları, ama egemenliklerinin sürdüğü
dönemdi. Bölge 1856 yılında tamamen İngiliz egemenliğine geçti.
1900 yılına gelindiğinde ise Hindistan’ın sanayileşme seviyesi, İngiltere’nin
sadece yüzde birine kadar düşmüştü. P.Kennedy’nin verdiği
rakamlara göre (Yirmibirinci Yüzyıla Hazırlanırken, s.12), Hindistan
1814’te 1 milyon yarda pamuklu dokuma ithal ederken bu rakam, 1830’da
51 milyona; 1870’te 995 milyon yarda gibi akıl almaz bir miktara ulaştı.
( Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre (s.175), 1750 yılında
“dünya imalat verimi içindeki nisbi paylar” karşılaştırıldığında,
bir bütün olarak Avrupa yüzde 23,2 iken Üçüncü Dünya ülkeleri ve
Japonya yüzde 76,7 idi. Halbuki 1900 yılına gelindiğinde ise, Avrupa yüzde
62; ABD yüzde 23,6; Japonya 2,4; Üçüncü Dünya ülkeleri ise yüzde
11 idi. Yani Avrupa ve ABD ile Üçüncü Dünya
Ülkeleri arasındaki fark ters yönde açılmıştı. (1750 yılındaki
imalat verimlerinde Üçüncü Dünya Ülkeleri denilen yerlerin önemli
bir bölümünde (Orta Asya, Kuzey Hindistan, Afganistan, İran,
Karadenizin Kuzeyi, Osmanlı toprakları) Türkler hakimdi. Demek
ki Türkler, üretken insanlardı. Bu
konuda Türklerin Ticari Tarihleri makalesinde daha geniş bilgi
verilmektedir.) Matematiğin
sanayiye uygulanmasıyla, verim kesintisiz artmış ve ülkeler arasındaki
fark, insanlık tarihinde görülmemiş bir şekilde değişmişti. Ancak ilginçtir, teknikteki bu gelişme Batının egemen
olduğu ülkelerde görülmedi. Çünkü Batılılar (kişisel gayretler
hariç), sömürdükleri ülkelerin insanlarının gelişmelerini
istemediler. Bu davranışlarındaki hataları yetmezmiş gibi, kendileri
zenginledikleri halde egemenlikleri altındaki ülkelerde ciddi eserler
yapmadılar. Bıraktıkları eserlerin hemen tamamı, iş gereği yapılanlardır.
(Halbuki Türkler, her gittikleri yerleri vatan olarak gördüler ve çok
güzel imar çalışmaları yaptılar. Türklerin bir dönem egemen
oldukları bölgelerde yaşayanlar halen, Türkler zamanında yapılan
eserlerle övünmektedir. Bu konuda Müslüman Türklerde Mimarlık, Bilim
ve Sanat makalesinde daha geniş bilgi verildi.)
Başa Dön | "Buharlı Makinenin İcadı 1750" makalesini yazdır
|
Son Güncelleme 25.11.2008