ALTINORDU DEVLETİ’NİN ÖNCESİ VE SONRASI
Çok parçalı prensliklerden (knez) oluşan Rusların, birliklerini sağlamaları
Türklerin Osmanlı Devletini kurarak Avrupa’ya doğru hızla
ilerlediklerini kitabın önceki bölümlerinde gördük. Çok parçalı
olan Avrupa devletleri zaman zaman birleşerek Türklere saldırdılar.
Ancak, her defasında yenilerek ve toprak kaybederek geri dönüyorlardı.
Bu sırada Karadeniz’in kuzeyinde ise Altınordu Devleti vardı.
Bu devletin gücü tek tek, her bir Avrupa devletinden fazlaydı.
Altınordu Devletinin kuzeyinde ve kuzeybatısında ise Ruslar vardı. Bu
millet Slav kökenli ve
Ortadokstur. Ruslar, kısmen Kiev ama genelde Moskova ve kuzeyinde
prenslikler halinde yaşıyorlardı. Prenslikler birbirleriyle ve çevresindekilerle
sürekli olarak savaşıyorlar, genişlemeye çalışıyorlardı.
Hatta çevrelerindeki bazı milletlerle birleşerek Bizans’a bile
saldırdıkları oldu.
Fakat Karadeniz’in kuzeyinde 4. yüzyıldan itibaren hep Türkler vardı.
Sırasıyla ve birbirine karışmış olarak Hunlar, Hazarlar, Peçenekler,
Kumanlar, İdil Bulgarları, Kıpçaklar, Altınordu Devleti bu bölgede
olduğundan güneye doğru genişleyemiyorlardı. Bahsedilen bu
devletlerin tamamı Türk kökenlidir. Son kurulan Altınordu
Devleti, İdil Bulgarlarını ve Kıpçakları yenen Moğol hanı
Batu tarafından kuruldu. Ancak yendikleri halk Türk ve Müslüman
olduğu için, buradaki yönetici Moğollar kısa bir süre sonra
kendiliğinden Türkleşti ve Müslüman oldu.
Bu bölgede uzun süre egemenlik kuran Bulgar Türkleri röçerlik azalıp
,yerleşikleştikçe, tarım ve sanatta ilerlediler. Bu onları
zengin, uygar ve barışsever yaptı. Bulgarların zenginliklerini gören
Ruslar, 912 yılından itibaren hep onlara saldırdılar. 921 yılında
Bulgar Hanı Almış, Abbasi halifesinden İslâmiyet’e kabulünün
yanında, Ruslara karşı teknik yardım da istedi. Abbasi
Halifesinden gelen desteğe rağmen Ruslar, doğularındaki Bulgar Türklerinin zenginliğine ulaşmak için
Doğuya doğru sistemli bir şekilde yürüyüş başlattılar.
Rus tarihçilerine göre Bulgarlar, Rusları engelleyecek savaşçı
yapıda değildiler.
Bulgarların yerlerine kurulan Altınordu (Altın Orda, yani Altın
Devleti) Moğol Hanların hırslı insanlar olmalarından dolayı
savaşçı bir yapıya büründü. Kısa süre sonra Rus prensler,
Altınordu’ya haraç verir hale geldiler. Ancak Ruslar, Cengiz Hanın
soyundan gelenlerin birbirlerine düşerek taht kavgalarına
girmelerinden yararlandılar. J.P.Roux’nun aktardığına göre
(s.183) olaylar şöyle gelişti. Ruslar 1371 yılında haraç
vermeyi kestiler. Rusları zorlamak için, Altınordu hükümdarı
Mamay bir sefer düzenledi. Mamay, 1380 yılında Grandük Dimitri
Donskoy’a Kulikovo’da yenildi (Moskova’nın güneyinde). Artık
Altınordu Devleti’nin sonu gelmiş gibiydi. Tam bu sırada Emir
Timur’un koruması altındaki Toktamış Han ortaya çıktı.
Timur’dan aldığı destekle Uralları aşarak önce Mamay'a saldırdı
ve yendi. Devletin başına geçer geçmez yine Timur’un da desteğiyle,
Rusların üzerine gitti. 26 Ağustos 1382 günü Moskova’ya
girdi.
Toktamış bu başarılarla yetinmedi. Daha önce Altınordu’nun hiçbir
zaman egemen olmadığı toprakları almak için etrafa saldırmaya
başladı. Aslında hemen her şeyini Timur’a borçluydu. Ancak
Toktamış, başarılarının sadece kendi üstün yeteneklerinin
sonucu olduğuna inanıyordu. Hazar Denizi civarındaki Timur’un
egemenlik alanına da saldırılarını sürdürdü. Timur ise, kendisi gibi sert bir kimseden beklenilmeyecek bir
sevecenlikle, onu “oğlu saymayı” sürdürdü.
Ama Toktamış, Timur’un evi olan Maveraünnehir’e tekrar saldırınca
dayanamadı. Çünkü bu saldırı neredeyse Timur’un sonu olmak
üzereydi. Timur, savaş hilesi olarak yaptığı blöfün tutması
sonucunda kendini şans eseri kurtarabildi ve Toktamış’ı püskürttü.
Artık, ona haddini bildirmek
gerektiğine inandı. Timur 1390-1395 yılları arasında ısrarla
kaçan Toktamış’ı izledi ve savaştı. Geçtiği her yeri başkent
Saray’ı, Hacı Tarhan’ı (Astrahan), Kafkasları hep talan
etti. (Astrahan, Hazar Denizinin kuzey-batısında bir kıyı şehridir.
Saray ise kuzeyinde Volga nehri üzerindedir.) Bütün Altınordu ülkesi
harap oldu.
Timur -yolda iken öldüğü- Çin seferi sırasında -1405- Toktamış’ın
özür dilemesini kabul etti ve Çin dönüşünde onu tekrar tahtına
geçireceğine söz verdi. Ama ömrü yetmedi. ( Burada bir konudaki
düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Dıştan sert tavırlı, ama içten
yufka yürekli Timur, belki de Anadolu’ya hiç gelmek istemedi.
Fakat Osmanlı’da annesi Türk olan (Yavuz Sultan Selim gibi)
ender padişahlardan Yıldırım Bayezid iktidardaydı. Bayezid
heyecanlı davranarak kendisinden yaşça ve toprakça çok büyük
olan Timur’a sert çıktı. Ayrıca Refik Özdek’in aktardığına
göre (cilt III, s.351), Sırp
prensi Olivera ile içkiye , zevk ve sefaya dalmaya başladı. Bu
duruma Emir Sultan ile Ahilik teşkilatı bile karşı çıktı.
Halbuki Timur’un ünvanı “din yayıcı” idi. Timur’un,
muhtemelen Toktamış üzerine sefer yaptığı dönemde Bayezid’e
bir teklif götürdüğü söylenir. Bayezid’den kendisini Büyük
Han olarak görmesini ister. Buna karşılık Avrupa’ya karşı
kendisi kuzeyden, Bayezid ise güneyden ortak hareket etmeyi teklif
eder. Bayezid bu durumu gururuna yediremez ve ret eder. Sebepler ne
olursa olsun, kader iki yiğit insanı muhtemelen istemeden karşı
karşıya getirdi.)
Timur’un Toktamış’ı ezdiği bu yıllar, şans eseri, Moskova
Prensliği’nin diğer Rus knezleri üzerinde etkili olmaya başladığı
yıllardı. Böylece Moskova Prensliği güçlenmeye başlamıştı.
Bozkırda yeni bir Türk evladının başa geçip devleti
toparlayacak zamanı olmadı (Aslında Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’na
göre (s.83); Bozkır Türk Devletlerinde, bir Türk ailesi yıkılınca,
başka bir Türk ailesi için sorun sadece yönetim birliği, askeri
gücü ve töresi ile devlet düzenini yürürlüğe koymaktan
ibaretti. Çünkü, her biri başka devletmiş gibi görünen Bozkır
Türk Devletleri arasında, kamu hukuku anlayışı, töre uygulaması,
askeri özellik yönlerinden büyük farklar yoktu. Bozkır
devletleri, çok çekirdekli sosyo-politik kümelerin işbirliği şeklindedir.
Bu işbirliğindeki siyasi esneklik, bozulan devlet düzenini
yeniden kurma ve sürdürme bakımından önemli faydalar sağlar.
Halbuki, tek çekirdekli ve köylü kültürünün oluşturduğu
yerleşik devletler, tek sosyo-kültürel çekirdek üzerine kurulmuştur.
Yıkılınca çok ağır şartlar altında toparlanabilir, belki de
tamamen ortadan kalkarlar. Bozkır devletlerinin kişilerin ölümüyle
bittiği düşüncesi, bu nedenle, yanlıştır.).
Atınordu
Devleti’nde sorun, güçlü yeni bir ailenin ortaya çıkamamasıydı.
(Tıpkı Osmanlı Devleti zayıfladığında yeni bir sülâlenin
ortaya çıkamaması gibi.)
Altınordu’nun zayıfladığı bu dönemde, Cengiz Han sülalesinden
Hacı Giray 1430 yılında ayrı bir Kırım Hanlığı kurdu. Altınordu
Hanlarından Celaleddin’in oğlu Uluğ Muhammed başarılı çalışmalarına
rağmen çıkan iç karışıklıklar sırasında Altınordu
Devletindeki iktidarını kaybetti (1436). Bunun üzerine gitti,
Kazan’a yerleşti. Ayrı bir Kazan Hanlığı kurdu (1437). Rusların
üzerine yürüdü ve vergiye bağladı (1445). Hem vergileri hem de
Rusları kontrol etmek için Moskova prensliğinin sınırları içerisinde
ayrı bir devletçik kurdurdu. Başına oğlu Kasım’ı getirdi.
Ama kendisi hemen ölünce burası da artık ayrı bir hanlık, Kasım Hanlığı oldu.
Sami Nogay’ın aktardığına göre (s.23), bu dönemde Edige oğlu
Nurettin, 1426 yılında Nogay Hanlığını kurdu.
Böylece Altınordu Devleti; Nogay, Kasım, Kırım, Kazan Hanlıkları
ve kendisiyle birlikte beşe bölünmüş oldu.
Kırım Hanı I. Mengli Giray, Osmanlılarla iyi ilişkiler kurdu. Hattâ
sonradan Yavuz Sultan Selim’in kayınpederi oldu. Osmanlı topçu
desteğini alan Giray, Altınordu’nun başkenti Saray’a saldırdı.
Altınordu hanı Ahmet Han, Osmanlılarla dost olmak istediğinden
savaşmayarak geri çekildi. Daha sonra güçlenen Ahmet Han
(1460-1481), Lehlerle anlaşarak Moskova’ya saldırdı. Ancak Kırım
Hanı, Moskova’nın tarafını tutarak Lehlere saldırınca,
Lehlerden yardım gelmedi. Han geri çekilmek zorunda kaldı (1480).
Bu olay Rus beyliğinin bağımsızlığının başlangıcı sayılmaktadır.
(Kırım Hanının bu davranışı Osmanlıların II. Viyana kuşatması
ile sebep-sonuç ilişkileri açısından benzeşmektedir.) Ahmet
Han ölünce (1481) Ruslar, Altınordu hakimiyetinden tamamen çıktılar.
(J.P.Roux (s.201), bu savaş öncesinde III. İvan’ın, Kırım
Hanı ve Akkoyunlu Uzun Hasan ile de anlaştığını yazar. Ama
sebebini açıklamaz. Halbuki Uzun Hasan, 1473’te Otlukbeli Savaşında
Fatih Sultan Mehmet’e yenildikten sonra Tebriz’e kendi kabuğuna
çekildi. 1478 yılında da vefat etti. Akkoyunlu Devleti ise
1502’de son buldu. Yani Karadeniz’in kuzeyiyle ilgilenecek
durumu yoktu.)
Bu sıralarda Moskova Prensi III. İvan (Büyük Vasiliyeviç, 1462-1505)
iktidardaydı. İvan başa geçince önce, kuzey ve kuzey-doğu
Rusya’daki çeşitli prenslikleri Moskova’nın egemenliği altına
aldı. Böylece III. İvan, Rusları tek bir devlet halinde birleştirdi. “Bütün
Rusya’nın Çarı” ünvanını aldı. (Adile Ayda ise (s.8),
Çar ünvanını alan ilk Moskova prensinin IV.İvan olduğunu
yazar.) Soyluların
ellerindeki toprakları alıp askerlerine dağıttı ve kendi
durumunu sağlama aldı. Rusya’yı Batının sanat ve kültür akımlarına
açtı. Altınordu Devleti’nin parçalanmasını ve hanlar arasındaki
kavgaları değerlendirdi. Altınordu hanı Ahmet’e karşı Kırım
Hanı I. Mengli Giray ile işbirliği yaptı. Bu çabaları sonuç
verdi ve III. İvan, Altınordu Devleti’ni ortadan kaldırdı
(1502). Yerine Astrahan ve Sibir Hanlıkları kuruldu. (Yine
J.P.Roux’ya göre (s.201) 1502’de Saray’a girerek Altınordu
devletini yıkan, Rusların teşvik ettiği Kırım Hanı VE Yavuz
Sultan Selim’in kayınpederi olan I. Mengli Giray’dır.)
Böylece büyük Altınordu Devletinin yerine kurulan hanlık sayısı
altıya çıktı.
Altınordu Devleti siyaset, iktisat ve kültür bakımından Doğu
Avrupa’nın en büyük devletiydi. J.P.Roux’nun İbni
Batuta’dan (1304-1377) aktardığına göre (s.167), o zaman Saray
şehri yüz bin nüfuslu bir kültür ve döneminin sanayi şehriydi.
Devletin haşmeti Rusları da etkiledi. Rus devlet teşkilatında,
para ve vergi sistemlerinde, hattâ ordu kuruluşlarında bile Altınordu
Devleti’nin etkileri çok açık görülür. Tarihçilerdeki ortak
görüş, Rus Devleti’nin bir bakıma, Altınordu’nun maddi ve manevi bir çok
medeni anlayışının varisi olduğudur.
Altınordu Devleti’nin yıkılışı Ruslar için milat oldu. Artık
Ruslar için batıda Avusturya-Macaristan ve Osmanlılara, güneydoğuda
ise, Safeviler ve Timurlulara (daha sonra Özbekler) kadar
kendilerine ciddiyetle karşı koyacak güçte ve büyüklükte
devlet kalmamıştı. Böylece
Rusların önü açılmıştı.
Bu konunun devamını
“Rusların Avrupa’dan barutu almaları” bölümünde
bulabilirsiniz. İsmail Hakkı Küpçü |