Moğol Hanı Ögeday’ın ölümü dolayısıyla
kurtulan Avrupa, henüz kendini tam anlamıyla toparlayamamıştı.
Halen çok parçalı devletçikler halinde ve dağınıktılar.
Bizans’a ciddiyetle yardım edecek güçleri yoktu. Yaptıkları
destekler de yetersizdi. Türkler, Moğol fırtınasını da atlatınca,
Anadolu’dan batıya olan yürüyüşlerine tekrar başladılar.
Bizans İmparatorluğunun batısını da fethederek her taraftan
sardılar. Onları sadece İstanbul’a sıkıştırdılar. Döneminin
en büyük toplarının alaşım ve atılış hesabını kendi yapan
II. Mehmet’le, İstanbul’u da fethettiler. (Topları döken
ustanın Macar olması, Almanya’da çalışan işçi Türkler ile
aynı konumdur.) 29 Mayıs 1453 tarihindeki bu olay gerek Türkler
ve gerekse Avrupalılar için hem olumlu, hem olumsuz sonuçlar doğurdu.
Türklerin İstanbul’u fethetmelerinde, Batı
Anadolu’daki Türk Beyliklerinin ileri gelenleri de katkıda
bulundular. Türkler, iman ile teknolojiyi birleştirmelerinin
sonucu olarak, 324 yılında Romalı Constantinus tarafından
adeta yeniden kurulan İstanbul’u aldılar.
Böylece Fatih unvanını alan genç Sultan
Mehmet, İstanbul’a oturunca bazı yeni kararlar aldı. Fatih,
öncelikle devletin parçalanmasını önlemek için Osmanoğlu sülâlesini
korumak istedi. Osmanlılar Bizans İmparatorluğu’na dışarıdan
baktıklarında imparatorluğu tek yönetim olarak görüyorlardı.
Ama içten incelendiğinde yönetici sülâlelerin değiştiğini
anladılar. Bu nedenle de kendi sülâlelerinin bütünlüğünü
korumak istediler. Osmanoğlunun, dolayısıyla devletin parçalanmaması
için kardeşler arasındaki kavgaları önlenmek gerekiyordu. Babasının
öldüğünü duyarak başkente ilk gelen ve tahta oturan veliaht'a,
aslında fiilen var olan kardeşlerini öldürme hakkı, resmen
verildi. Devletin zayıflamasını ve parçalanmasını önlemek adına
konulan bu kural ileride vahşete dönüşünce, padişah I. Ahmet
tarafından yürürlükten kaldırıldı (l603).
Osmanlı sülâlesini korumak için, güçlü ve
köklü Türk sülâlelerinin ve beylerinin güçlerinin azaltılması
gerektiğine karar verildi. Böylece devletin beyler arasında
paylaşılması önlenmek isteniyordu. Böyle bir tedbir alınmasında,
geçmiş Türk tarihinde yaşanan birçok kötü örnekler rol oynamış
olabilir. Bilindiği gibi, Türk devletlerini içteki taht kavgaları
yıpratmıştır. Yıkılışları da bir başka Türk boyu tarafından
olmuştur. Dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet, aldığı bu
tedbirlerle devletin bu şekilde parçalanma ihtimalini ortadan kaldırmak
istemiş olabilir.
Yıldırım Bayezid döneminde olan olayların
da, Fatih’in kararlarında etkili olma ihtimali vardır. Yıldırım
başa geçene kadar Osmanlılar, Anadolu’daki Türk Beylikleriyle
savaşmamışlardı. Orhan Bey zamanında Osmanlılara katılan
Karesi Beyliği ise neredeyse gönüllü birleşmişti. Hatta Karesi
Beyliğinin ileri gelenleri, devletin genişlemesinde ve devlet
muhasebesinin düzene sokulmasında çok yararlı oldular. Genç Yıldırım’ı
babası, Germiyanoğlu Süleyman Şahın kızı ile evlendirince
Germiyanoğlunun bazı illeri çeyiz olarak Osmanlılara geçti.
Hamitoğulları Beyliği ise yine I. Murat zamanında 1374 yılında
80.000 altın karşılığında kendiliğinden Osmanlı Türklerine
katıldı. Sonuçta, diğer Türk Beylikleriyle savaşarak toprak
alan ilk Osmanlı sultanı, Yıldırım oldu. Yıldırım’ın bu
hareketi sonucunda olaylar gelişerek Anadolu’ya Timur’un müdahalesini
doğurdu ve Osmanlı bir an durdu.
Gerek eski Türk tarihi gerekse yakın Osmanlı
tarihi, genç Sultan II. Mehmet’in gözü önünde duruyordu.
Kendisini belki de, zor ama köklü bir karar vermek mecburiyetinde
hissetti.
İstanbul’u fetheden Fatih ilk önce, Osmanlılara
125 yıl gibi uzun bir süre vezirlik yapmış bir ilmiye ve vezir
ailesi olan Çandarlı sülalesinden işe başladı. Fethin ertesi günü
Çandarlı Halil Paşayı Bizans'a casusluk yaptığı şeklinde, Türklerde
çok nadiren görülen bir iddia ile suçladı. 10 Temmuz 1453 günü
de idam ettirdi. (Türklerdeki ihanetler casusluk şeklinde değil,
doğrudan düşmanların desteklerini alarak veya onlarla birlik
hareket ederek Türk rakibiyle savaşma şeklinde görülmüştür.)
Aslında Fatih’in Çandarlı Halil Paşaya daha
önceden kızgınlığı da vardı. 1444 yazında babası II. Murat
yoruldum diyerek “gönül erliğine” soyunmuş ve tahtını
kendisine bırakmıştı. Bu olaydan cesaret alan Avrupalılar,
ortak ordu oluşturarak ilerlemeye başladılar. O sırada Baş
vezir olan Çandarlı Halil Paşa, II. Murat’ı ordunun başına
geçmeye çağırması için oğlu II. Mehmet’i yani Fatih’i sıkıştırdı.
II. Murat oğlunun çağrısıyla ordunun başına geçti.
Varna’da, birleşerek gelen Avrupalı düşmanları bozguna uğrattı.
II. Murat derviş ruhlu olduğu için, savaştan
sonra geri tahtına oturmadı. Tekrar Manisa’ya gitti ve inzivaya
çekildi. Bu davranış bir süre sonra Osmanlı düşmanlarını
cesaretlendirdi. İç karışıklıklar yaratmaya başladılar.
Bunun üzerine 1446’da Yeniçerilerin bir kısmı ayaklanarak
Bucaktepe (bazı tarihçilere göre Buçuktepe) diye bilinen ve
isyan sayılabilecek olayı çıkardılar. (yer adı,
Ansiklopedilerde, Yılmaz Öztuna ve Robert Mantran’da farklı
verilmiştir.) Yeniçeriler, çocuk padişah istemediklerini, babasının
tekrar başa geçmesini istediklerini belirttiler. II. Murat
mecburen gelerek tekrar tahta oturdu (5 Mayıs 1446). II. Mehmet
yani Fatih ise, yeniçerileri Çandarlı Halil Paşanın kışkırttığını
düşündü. (Robert Mantran ise (cilt I, s.94), II. Murat’ı doğrudan
Halil Paşanın çağırdığını söyler.)
Halbuki bu olay ciddi bir başkaldırı ya da
kazan kaldırma değildi. Henüz Balkanlarda tehlike bitmemiş iken,
devleti düşünen hiç kimse babasının yerine çocuğun olmasını
doğru bulmuyordu. Başka türlü olsa yeniçeriler, II. Murat’ı
görünce sevinmezlerdi. Nitekim tarih içerisindeki Yeniçeri
ayaklanmaları; ya bahşiş istemek, ya zayıf kişilikli birini
tahta geçirmek, ya da başka isteklerini yaptırmak amacıyla yapıldı.
Aslında Yeniçerilerin ilk başkaldırıları,
1451 yılında Fatih’e karşı yapıldı. Tahta oturur oturmaz
çıktığı Karaman seferinden dönen çiçeği burnunda padişah
II.Mehmet, Bursa yakınlarına geldiğinde yeniçeriler önünü
kestiler. Kendilerine cülus bahşişi verilmesini istediler ve aldılar.
Robert Mantran (cilt I, s.100), bahşiş vermek zorunda kalan II.
Mehmet’in olaydan sonra yeniçeri yönetici ve birliklerinde bazı
değişiklikler de yaptığını aktarır. Ancak Fatihin oğlu II.Bayezid
padişah olduğunda da yeniçeriler, padişahtan cülus bahşişi
istediler ve aldılar. Böylece her tahta geçen padişahın cülus
bahşişi vermesi gelenek haline geldi.
Ayrıca yeniçeriler, II. Bayezid’ten dönmelerin
(sonradan Müslüman olan, Türk kökenli olmayan insanlar) dışındakileri
sadrazam yapmaması için söz aldılar ve tahta oturmasına öyle müsaade
ettiler.
Aynı yeniçeri ocağı Yavuz Sultan Selim’in
tahta geçmesini sağlamak için Yenibahçe ayaklanmasını
(6Mart-24Nisan1512) gerçekleştirdi. Fakat yine aynı yeniçeriler,
Çaldıran Savaşı (1514) öncesinde ve sonrasında savaşmadan
geri dönmek için Yavuz gibi sert bir padişaha bile baş kaldırdılar
(14 Şubat 1514 ve 22 Ağustos 1514). (Yılmaz Öztuna ve
ansiklopedilerin aktardıkları)
Konumuza dönersek, Çandarlıların ezilmesinden
sonra zaman içerisinde diğer sülâleler ve beyler, bir daha
beraber olamayacakları şekilde parçalandı, sürgün edildi.
Karaman Beyliği gibi, halkından da korkulan yörelerin halkı Kıbrıs’a
ve Balkanlara gönderildi. Yerlerine de başka bölgelerden insanlar
getirilip yerleştirildi. Bu bölge halkının bilhassa Balkanlara gönderilmesi
bir başka yönden faydalı oldu. Öz Türk olan bölge halkının kültür
seviyesinin yüksekliği Balkanlarda sağlam bir yapılanma başlatılmasına
vesile oldu. Diğer taraftan Anadolu içerisindeki Türk boylarını
bu şekilde harmanlamanın faydaları da uzun yıllar sonra görülmüştür.
Böylece değişik Türk boyları birbirleriyle kaynaşarak millet
olmanın adımlarını atmışlardır. Osmanlı Türklerindeki
millet anlayışı ile Orta Asya Türklerindeki algılayış farkının
bir sebebi bu karışımdır.
Bütün bu önlemler, Osmanlı İmparatorluğu’nun
tek parça kalmasını sağladı. Ama artık yüksek görevler çoğunluğu
Arnavut, Boşnak, Rum, Ermeni vb. kökenli insanlara kaldı. Üst
görevlere gelen bu kişilerin ortak özellikleri, bütün
geleceklerinin padişaha bağlı olmasıydı. Bilhassa 18. yüzyılın
sonlarına kadar görev yapan sadrazamların büyük çoğunluğu,
bu padişah kullarındandır. Bunlardan biri olan ve paraya düşkünlüğü
ile bilinen Sinan paşanın para hırsı, dördüncü defa sadrazam
olduğu 1595 yılında Türk akıncı sınıfının yok olmasına
yol açtı. Estergon Kalesinin kaybı, Ruscuk’taki Tuna üzerindeki
köprü geçişinde ve yerköyü (bazı tarihçilere göre, yergöğü)
mağlubiyetleri sonucu Akıncıların yok olması ise, Osmanlı’nın
durgunlaşmasında çok etkili oldu. Çünkü bir devleti kuranlar
ile koruyanlar yine kendi asabiyesidir. Kurucu unsur dışındaki
halklardan içinde yaşadıkları devleti topluca cansiperane
korumalarını beklemek yanlıştır. (Selçuklu’nun kuruluşu, Moğolların
tahribatından sonra Osmanlı’nın yeni devlet kurması, Osmanlı’nın
dış güçlerce yıkılmasından sonra Türkiye Devleti’nin
kuruluş mücadeleleri toplu mücadele anlamında yalnızca Türkler
tarafından gerçekleştirilmiştir.)
Fatih döneminde sadrazam olan tek Türk,
Karamani Mehmet Paşa idi. Bu kişi ilim sahibiydi. Fatih
Kanunnamesi olarak bilinen ve dinden kısmen bağımsız olan
kanunları ele alan kişidir. Osmanlı yönetimindeki İmam Gazali
taraftarlarına rağmen, medreselere felsefe derslerinin konulmasında
etkili olmuştur. Ayrıca toprak reformunu yaparak, dini gurupların
ellerinden malları alıp tımar sahipleri arasında dağıtmıştır.
Fatih ölünce yerine Konya valiliği yapmakta olan Cem Sultanın geçmesini
arzu eden bu Türk, eski dönme sadrazamlardan İshak Paşa ile dini
bazı tarikatların yeniçerileri kışkırtmaları sonucu öldürüldü
(4 Mayıs 1481). Bu olay Türk kökenlilerin yüksek görevlere
gelirken çekinmelerine yol açan milat oldu.
II.Bayezid döneminde (1481-1512) İspanya’dan
kaçan Yahudiler, Selânik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Bu
olaydan sonra, köksüz yöneticiler ile Ermeniler, Rumlar ve
Yahudiler, birbirleriyle daha iyi anlaşır oldular. Gayri Müslimler
ticarete tamamen hakim oldular. Konuları aralarında paylaştılar.
Ermeniler ticaret ve sanatla, Rumlar balıkçılık ve lokanta işletmeciliğiyle,
Yahudiler ise önemli büyüklükteki ticaretle uğraştılar.
Birbirlerinin alanlarına da pek girmediler. En güçlü padişah
olan Kanuni Sultan Süleyman (Muhteşem Süleyman) döneminde
(1520-1566), İstanbul’un Galata semtinde oturan Gayri Müslim
bankerler, sarayın en itibarlı konukları haline geldiler.
Türk kökenli olmayan sadrazam, vezir ve diğer
yöneticilerin bir kısmı, devletlerine düzgün hizmet ettiler.
Çünkü ilk dönemlerde göreve getirilirken bu kişilerde liyakat
aranılıyordu. Ayrıca Haremde iyi yetiştirilmiş hanımlarla
evlendiriliyorlardı. Ancak, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki
bir olay bu uygulamayı bozdu. Damadı Rüstem Paşayı, şehzade
Mustafa olayında azleden Kanuni, iki yıl sonra 1555‘te Rüstem’i
tekrar sadrazamlığa getirdi. Kanuni’nin sebep olduğu bu
olay, liyakatsizlerin görevlere gelmelerinin miladı oldu. Çünkü
Refik Özdek’in aktardığına göre (cilt III, s.544) Kanuni,
sadrazam Koca Ahmet Paşayı idam ettirmiş ve yerine Rüstem Paşayı
ikinci defa getirmişti. Koca Ahmet Paşa, Tameşvar fatihiydi ve
halk tarafından seviliyordu.
Kanuni’nin de, muhtemelen sonradan çok pişman
olduğu bu olay, liyakatsizlerin entrikalarına güç verdi. Daha
sonra göreve gelen yabancı kökenlilerin birçoğu liyakatsiz
olduklarından ülkenin aleyhine çalıştılar. Medreselerden
pozitif ilimlerin ve hattâ tasavvufun kaldırılmasına vesile
oldular. Türk kökenlilerin daha çok ezilmesini sağladılar.
Ticaretin Müslümanlar tarafından hor görülmesine, rüşvet ve
yolsuzlukların artmasına neden oldular. Bu dönemlerde de devşirmelerin
içerisinden güzel insanlar çıktı. Ancak bir ülkenin gelişmesi
için arasıra olan güzellikler değil, süreklilik şarttır.
Fatih’ten itibaren gelen sadrazamların yarıdan
çoğu yabancı kökenlidir. Fatih’ten sonra Yeniçeri Ocağının
kaldırılmasına (1826) kadar geçen sürede ise, bu oran daha da
fazladır. Elbette imparatorlukta yaşayan halklardan yararlanılacaktır.
Ancak böyle bir oran, dünyada hiçbir ülkede ve imparatorlukta görülmemiştir.
Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün nedenlerinden birisi
de bu uygulamadır. Çünkü Türklerin şartlara göre manevra
yaparak yeni çözümler üretme kabiliyetleri gerilemiştir.
Yavuz Sultan Selim, Mısır’dan dönerken
Halife ile birlikte El-Ezher’den ulemaları İstanbul’a getirdi.
Bunları yerli ulema (bilim adamları) ile tartışttırdı. Bu
uygulama devşirme yöneticilere güç kattı. Yavuz Sultan Selim dışında
bütün padişahlar üzerinde etkili oldular. (Ansiklopedilerden
elde edilen bilgilere göre El-Ezher, ilk önce Fatimiler devrinde
Ebul Hasan Cevher tarafından 972 yılında cami olarak yaptırıldı.
Adının Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kızı Fatma’nın Zehra lakabından
geldiği söylenir. Memlûklular döneminde etrafına medreseler ve
vakıflar yaptırıldı. İlâhiyat fakültesi halini aldı.)
Tarihçi ve şeyhülislâm Hoca Sadeddin Efendi
(1536-1599) "Tac’üt-Tevarih" adlı eserinde, Osmanlı’nın
kuruluşundan II. Selim’in (Sarı Selim) ölümüne kadar olan
tarihi yazdı. Belki de bu eserin, belli bir amacı yoktu. Ancak
Hoca Sadeddin’den sonraki tarihçilerin çoğu onun yolunu izledi.
Sonuçta Türk tarihinin Osmanlılarla başladığı şeklinde bir
anlayışın doğmasına neden oldu. Halbuki ilk Osmanlı padişahları
kendilerini anlatırken soylarını neredeyse, Türklerin destan
kahramanı Oğuz Kağan’a kadar taşıyorlardı.
Devlet yönetiminin böyle köksüz insanların
etkisinde kalması ile, Türklerde görülen dürüstlük ve asalet,
artık devlet yönetiminden uzaklaşmaya başladı. Diğer taraftan
Türk dili, Arapça ve Farsça’nın etkisine daha çok girdi.
Divan şairi ve Doğunun gerçek ozanı Fuzuli (1495 ?-1556)
"Tanrım, ben Türk’üm, Türkçe yazmak istiyorum. Benden
iltifatını esirgeme" demek zorunda kaldı. Ayrıca yazdığı
hicivnamesine (kara mizah), şu cümleyle başlaması ise, Kanuni döneminde
devlet yönetimindeki kokuşmayı göstermesi bakımından önemlidir.
"Selâm verdüm, rüşvet değildür deyü almadılar."
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlara, özellikle
de Cenevizlilere ticarette ayrıcalıklar tanıdı. Ermenilere, Süryanilere
birer Patrik, Musevilere bir Hahambaşı atadı. Yargılama işlerinde
“kadı”ların baktıkları mahkemelerin yanı sıra Kilise
mahkemeleri de kurdurdu. Böylece atalarının hoşgörü anlayışını
uygulamış oldu. Ancak devletin yapısı da bilhassa Fatih’ten
sonra güçsüz padişahlar geldikçe, devşirmelerin etkisiyle,
dini bağnazca yorumlayan bir temele oturmaya başladı.
Bu hoşgörülü uygulamaları başarıyla yapan
Fatih, Bizans’taki ilim ve fikir adamlarını İstanbul’da
tutamadı. Halbuki o dönemde Bizans’taki düşünce ve kültür
hayatı Avrupa’dan daha ileriydi. Nitekim, Antik Çağla ilgili
okullar Avrupa’da yoktu, ama Bizanslılarda vardı. Bizanslı ilim
adamları İstanbul’da kalsalar belki Türkler için çok faydalı
olmasa bile, Avrupa’ya da yararlı olmazlardı. İstanbul’dan
Avrupa’ya gidenler orada altyapısı hazırlanmış olan Rönesans
(yeniden doğuş) hareketinin ateşleyicisi oldular.
Kendisi son derece bilgili, akıllı ve cesur
olan Fatih, atalarının yaptığı gibi, doğudaki Türk dünyasından,
Timurlulardan ve İslâm dünyasından bilginleri, sanatkârları
Osmanlı ülkesine getirtmeye çalıştı. Ali Kuşçu ( ?-
1474) gibi ünlü Türk bilim adamlarını İstanbul’a getirtti. Döneminin
en iyi rasathanesini kurdurttu.
Gelen alimlerle (ki çoğu, Türklerdeki
Maturidilik ve Hoca Nasreddin Tusi’nin yolundan yürüyen kişilerdi)
eski bir fikir tartışmasını yeniden başlattı. Bu kavga, Endülüs
ve Fas’ta yaşamış olan ve Aristotoles’den etkilendiği söylenen
filozof İbn Rüşt’ün (1128-1198), İmam Gazali’ye karşı başlattığı
felsefe ve tasavvuf alanındaki tartışmaydı. Horasan’dan gelen
Türk büyükleri İmam Gazali’den farklı düşünüyorlardı.
Ancak Osmanlı uleması dışarıdan gelenlere itibar etmedi. Hocazade
Muslihittin Mustafa’nın da etkisiyle Osmanlılar, Gazali’nin
yolundan gitti.
Osmanlı ulemasının bu davranışları Fatih
gibi bilgin bir padişah döneminde çok etkili olamadı. Ancak
ileride bazı yönlerden Bizans’ın taklit edilmesine neden oldu.
Biliniği gibi, Bizans’ta Kilise etkindi. Etkinliği sağlayanlar
da rahipler zümresi idi. Osmanlı’da da padişahlar zayıfladıkça,
dini bir zümre oluşmasının yolu açılmış oldu.
Halbuki Bozkır Türk Devletlerinde böyle bir
durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştı. Türkler, Sibirya
ormanlarından itibaren hep hayatın çetin şartları içerisinde mücadele
ettiler. Bu nedenle olaylara bakışları genelde gerçekçi oldu.
Hintliler, Farslar ve Araplar’a nazaran mucizevi ve mistik olayların
peşinde daha az koştular. Lüks bir hayat yaşamak için de çabalamadılar.
Genelde sade yaşadılar. Destanlarında hayal ürünleri, elbette
çoktu. Ama destanlar, halkın gerçek hayatta hep bu anlayışla yaşadığını
göstermez.
FATİH’İN BAZI UYGULAMALARININ YANSIMALARI
Fatih’in hem devletin hem de Osmanoğlu sülalesinin
parçalanmasını önlemek için verdiği fetva, sonunda acı
olaylara neden oldu. Kanuni Sultan Süleyman gibi “muhteşem” ünvanlı
bir padişah bile kendi öz oğullarından en değerlisinin boğulması
emrini vermek durumunda kaldı. Devletin bekâsı için verilen bu
karar sonucunda Şehzade Mustafa öldürüldüğünde (1553), Kanuni
33 yıldır padişahlık yapıyordu. (Halbuki kardeşlerini öldürme
yetkisini veren Fatih’i, babası II. Murat, kendi 40 yaşında oğlu
Fatih ise henüz 13 yaşında iken ben yoruldum diyerek, kendi sağlığında
tahta oturtmuştu.) Bu iki olayın karşılaştırılması bile yapılan
değişikliklerin insanları nerelere götürdüğünü anlatmaya
yeter. Belki bu olayda en zor duruma düşen ve içerisinde fırtınalar
kopan kişi Kanuni idi. Ama bu durum sonucu değiştirmedi. Zaten
Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra, Osmanlılara ilk
on padişah gibi bir padişah, Şehzade Mustafa gibi şehzadeler bir
daha nasip olmadı. Sonraki padişahların içerisinden bazıları,
yönetime geldikten bir süre sonra kendilerine geldiler. Olayları
anladılar. Bazı güzel işler yaptılar. Hattâ cansiperane mücadele
ettiler. Ama taşlar yerinden oynadığından düşüşü durdurmaya
güçleri yetmedi.
Burada bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum.
Kardeşlerin ve sülâlelerin çatışmaları bazen devletlerin yıkılmalarına
sebep olmuştur. Ancak o bölgede çoğunlukta olan halk aynı yerde
oturduğu sürece, yeni bir sülâle iktidarı ele geçirerek
devleti yeniden kurmuştur. Böyle gelişmeler Türklerde olduğu
gibi diğer birçok milletlerde görülür. Ama bazen devletin ismi
değişmiş olarak karşımıza çıktıklarından ilişkilendirmekte
zorlanabiliriz. Yoksa ne Selçukluyu imparatorluk yapanlar sadece
Selçuk Beyin obasıdır, ne de Osmanlıyı Devlet yapanlar yalnızca
Söğüt’te oturan Ertuğrul Gazinin mensup olduğu Kınık
Boyudur.
Kanuni, Şehzade Mustafa’nın halk tarafından
sevildiğini biliyordu. En çok da Türkmenlerin desteklediklerini düşündü.
Nitekim, kardeşi Mustafa’yı öldürttüğü için babası
Kanuni’ye karşı çıkan diğer oğlu Bayezid’i, Safevi Türkleri
destekliyordu. Bunun üzerine Şehzade Selim’i (II. Selim) üzerine
göndererek Bayezid’i de öldürtmüştü.
Kanuni, kendisini ve daha sonraki padişahları güvence
altına almak için, ordunun yapısında değişiklik yapmak gerektiğini
düşündü. O dönemde Osmanlı ordusunun ağırlığını eyalet
askerleri olan tımarlı sipahiler oluşturuyordu. Bütün
imparatorlukta 200.000 kişiye ulaşabilen bu askerler Türk’tü.
Merkezdeki devşirme yöneticiler bu sipahilerin üzerinde etkili
olamıyorlardı. Yeniçeri denilen Kapıkulu askerleri ise 15.000
civarında idi. Sipahilerde ağır silahlar yoktu. Bu silahlar
sadece yeniçerilerde vardı.
Buna rağmen Kanuni, sipahilerden çekindi.
Sipahilerin sayılarını azaltmaya, yeniçerilerinkini ise artırmaya
başladı. Yeniçeriler 1567’de 48.000’e, 1620 yılında ise
100.000’e ulaştı. Yeniçerilerin sayıları çok arttığı için
artık devşirme sistemiyle bu ocağa asker toplanamaz olmuştu. Müslüman
halktan alınmalar başladı. Ancak liyakatsiz üst yöneticilerden
dolayı, yeniçeri olabilmek için rüşvet vermek gerekir oldu. Bu
nedenle halkın içerisindeki serkeşler, başıboş insanlar yeniçeri
olmaya başladılar.
Ama çoğalan yeniçeriler savaşlarda başarı
kazanmaya çalışmak yerine Genç Osman’ı 1622’de öldürdüler.
Devletin kurucusunun adını taşıyan ve çok aydın bir kişi olan
Genç Osman, Kanuni’nin soyundandı. Yeniçeriler pervasızca
davrandılar. Çünkü, 1595’de devşirme sadrazam Sinan Paşanın
hatasıyla akıncı sınıfı yok olmuştu. Kanuni’nin uygulamalarıyla
tımarlılar azalmıştı. Yeniçeriler ise artmış ve ağır
silahlara sahipti. Dolayısıyla kimse olaya müdahale edemedi. Genç
Osman’ın öldürülmesiyle, Osmanlı Devleti çağa ayak
uydurabilmek için yakaladığı son fırsatı kaçırmış oldu. Bu
tarih Osmanlı Devleti için bir milat olarak kabul edilebilir.
Askeri yapıdaki bu değişikliğin diğer bir
sebebi olarak ateşli silahlardaki yenilikler gösterilebilir. Çağa
ayak uydurmak için ateşli silahlara sahip sabit birlikler kurmak
gerekiyordu denilebilir. Ancak böyle bir düşünceden bile hareket
edilse, yine amaca ulaşılamamış sayılır. Çünkü Türkler, o
dönemde halen ağır ve zor taşınabilen toplar kullanırken,
Avrupa hafif ve kolay taşınabilir toplara geçmişti. Fakat, yeniçeriler
kolay taşınabilen küçük toplara hep karşı çıktılar. Belki
de yeniçeriler düşmanla çok yakın olmak istemiyorlardı. Çünkü
“akıncı” ruhuna sahip değildiler. Bir Fransız soylusu olan
Humbaracı Ahmet Paşa, Fransızların da yardımıyla yeni top
ocakları kurduğunda yıl 1734 olmuştu. Böylece top döküm
teknikleri Kanuni’den 170 yıl sonra ancak yenilenebildi.
Benzer şekilde, Avrupalılar büyük kalyonlar
şeklinde gemiler yaparak okyanuslara açılırken, Osmanlılar küçük
kadırgaları kullanmaya devam ettiler. Büyük gemilere hem yeniçeriler
hem de Osmanoğlu sülâlesi itiraz etmiş olabilir. Çünkü, yönetime
karşı herhangi bir ayaklanmada, kalyonlardaki çok sayıda
leventler ve büyük toplar İstanbul’daki yönetim ve yeniçeriler
için tehlike arzedebilirdi.
Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı diğer bir değişiklik
de, devlet yönetimini padişah ve sadrazamın elinde toplamasıdır.
Yani mutlak hakimiyet. Bu uygulama Kanuni’nin padişah olarak
mutlak iktidar olmasını sağladı. Ancak, Kanuni’den sonra gelen
padişahlar daha zayıf karakterli olduklarından, sadrazamlar öne
çıktılar. Sadrazamların sözlü ve yazılı emirleri, padişah
irade ve fermanı ile eşdeğerde kabul edilmeye başlandı.
Sadrazamlarda padişahların birer mührü bulunur oldu. Gittikçe
padişahlar devlet yönetiminde ikinci sıraya düştü. Padişahlar,
sadrazamların tayinlerine bile tek başlarına karar veremez
oldular. Sadrazamların tayinlerinde ve azillerinde saray kadınları,
saray hadımları ve diğer görevliler bazen daha etkin hale
geldiler.
Fatih’in tek Türk sadrazamı olan Karamani
Mehmet paşa, özel mülk ya da vakfa dönüştürülmüş
toprakların müsadere edilerek devlet mülkiyetine geçirilmesini
sağlamıştı. Bu uygulaması, dini tarikatların güçlerini kırmıştı.
Ama daha sonraları aynı uygulama tımarları da geri alınabilir
hale getirdi. Böylece tımar sahiplerinin güçleri azaldı.
Osmanlı sülâlesi, kendisini korumak için yönetici
konumundaki Türk soyluları ezmekle kalmadı. Onların yerlerine
getirdikleri devşirmeleri (kapıkulları) bile sürekli değiştirerek,
onların da kök salmalarını önledi. Osmanlı’da servetlerini
ve konumlarını nesillere devredebilen tek gurup ilmiye (ulema)
oldu.
Fatih’in kendi sülalesini koruma uğraşları
sonuç verdi. Osmanlı tarihinde, padişah ve şehzadelere karşı
öldürmeye kadar varan hareketler yapıldı. Ancak, Osmanlı
hanedanını yönetimden uzaklaştırmak için hiçbir girişim
olmadı. Osmanlı ordusunu yenerek Kütahya’ya kadar gelen Osmanlının
Mısır Hidivi Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşanın düşüncesi
bile, sadece sadrazam olmaktı.(1832)
Bazı tarihçiler Osmanlı İmparatorluğu’nun,
İstanbul’un fethinden sonra Bizans kurum ve uygulamalarını
aynen aldığını ileri sürmüşlerdir. Bugün, Osmanlı kurumlarının
biçimlenmesinde, Bizans’ın payının iddia edilenden çok az
olduğu genellikle kabul edilmektedir. Burada tartışılabilecek
bir konu, Osmanlı yönetimine sirayet eden Bizans oyunlarının
etkileri olabilir.
İstanbul’un fethi; devletin büyümesi,
Anadolu’nun garanti altına alınması bakımından Türkler için
iyi oldu. Ayrıca uzun süredir unutulan imparatorluk kültürüne
ulaşılması açısından olumlu oldu. 17. yüzyıl ortalarına
kadar dönemlerinin en üstün medeniyetini oluşturdular. Ama,
Fetihten sonraki uygulamalar sonucunda devleti kuran ve geliştiren
Türk unsurların ezilmesi iyi sonuçlar doğurmadı. Devlet zamanla
bağnaz bir din anlayışı temeline kaydı. Saray alışkanlığı
oluştu ve saraya harem girdi. Günümüzde “Bizans oyunları”
diye nitelenen ayak oyunları, önderlerin kültürünü etkiledi.
Yeni güçlü sülâlelerin ortaya çıkarak devleti toparlamaları
imkânı kalmadı. Eğer 1877-78 savaşında İngilizler ile
Ruslar aralarında anlaşabilmiş olsalardı İmparatorluk bitecekti.
Türklerde henüz, Milliyetçilik anlayışı tam oluşmamıştı. Güçlü
sülâle ise hiç kalmamıştı. Dolayısıyla 1919 da olduğu gibi
savaşı yönlendirecek önderler çok azdı. Bu nedenle yeni bir
devlet kurmak mümkün olmayabilirdi.
Bütün bu uygulamaları ve sonuçlarını
aktarırken Fatih gibi, ender ileri görüşlü padişahlardan olan
akıllı bir insanın ruhunu incitmek düşünülmemiştir. Allah
ondan razı olsun. Amaç durum tespiti yaparak, iyi niyetlerle alınmış
bile olsalar, bir kısım kararların uygulamalarının bazen aleyhe
sonuçlar doğurabileceğini düşündürmektir. Dolayısıyla
verilecek kararlarda, yapılacak uygulamalarda çok daha titiz
olunmalıdır. Kararlar alınırken ne kadar çok istişare yapılırsa,
hatalar o oranda azalacaktır.