İMAM
GAZALİ, MATURİDİLİK İLE EŞARİLİĞİN kARŞILAŞTIRILMASI
(Ebu Mansur Muhammed
el) Maturidi (852?-944) Semerkant’ın Maturid köyünde doğduğundan
ve Türk kökenli olduğundan Türkler üzerinde çok etkili oldu.
Maturidi, Ebu Hanife’nin nakle ağırlık
veren düşüncesine aklı da katarak güzel bir Sunni sistemi kurdu.
Fıkıhta Hanefi mezhebine bağlı olanların büyük çoğunluğunun
itikadda imamı Maturidi’dir. Türkler ve Müslümanlığı seçmelerinde
Türklerin aracı olduğu diğer milletlerin hepsi, Hanefi anlayışını
benimsedi. Bugün Müslüman dünyasının yaklaşık üçte ikisi
bu anlayıştadır. Ancak Anadolu Türklüğünde Fatih’ten
itibaren bazı algılama değişiklikleri oldu.
Kendisi son derece bilgili, akıllı ve
cesur olan Fatih Sultan Mehmet, atalarının yaptığı gibi, doğudaki
Türk dünyasından, Timurlulardan ve İslâm dünyasından
bilginleri, sanatkârları Osmanlı ülkesine getirtmeye çalıştı.
Ali Kuşçu ( ?- 1474) gibi ünlü Türk bilim adamlarını İstanbul’a
getirtti. Döneminin en iyi rasathanesini kurdurttu.
Gelen alimlerle (ki çoğu, Türklerdeki
Maturidilik ve Hoca Nasreddin Tusi’nin yolundan yürüyen kişilerdi)
eski bir fikir tartışmasını yeniden başlattı. Bu kavga, Endülüs
ve Fas’ta yaşamış olan ve Aristotoles’den etkilendiği söylenen
filozof İbn Rüşt’ün (1128-1198), İmam Gazali’ye karşı başlattığı
felsefe ve tasavvuf alanındaki tartışmaydı. Horasan’dan gelen
Türk büyükleri İmam Gazali’den farklı düşünüyorlardı.
Ancak Osmanlı uleması dışarıdan gelenlere itibar etmedi. Hocazade
Muslihittin Mustafa’nın da etkisiyle Osmanlılar, Gazali’nin
yolundan gitti.
Osmanlı ulemasının bu davranışları
Fatih gibi bilgin bir padişah döneminde çok etkili olamadı.
Ancak ileride bazı yönlerden Bizans’ın taklit edilmesine neden
oldu. Biliniği gibi, Bizans’ta Kilise etkindi. Etkinliği sağlayanlar
da rahipler zümresi idi. Osmanlı’da da padişahlar zayıfladıkça,
dini bir zümre oluşmasının yolu açılmış oldu.
Halbuki Bozkır Türk Devletlerinde böyle
bir durum hiçbir zaman söz konusu olmamıştı. Türkler, Sibirya
ormanlarından itibaren hep hayatın çetin şartları içerisinde mücadele
ettiler. Bu nedenle olaylara bakışları genelde gerçekçi oldu.
Hintliler, Farslar ve Araplara nazaran mucizevi ve mistik olayların
peşinde daha az koştular. Lüks bir hayat yaşamak için de çabalamadılar.
Genelde sade yaşadılar. Destanlarında hayal ürünleri, elbette
çoktu. Ama destanlar, halkın gerçek hayatta hep bu anlayışla yaşadığını
göstermez.
İMAM GAZALİ
İmam Gazali (Ebu Hamit Muhammed bin
Muhammed et Tusi) 1058-1111 yılları arasında yaşadı. Hayatının
ilk bölümünde aklı ön plana aldı. Ancak geçirdiği ruhsal
yapı değişikliğinden sonra, daha çok Allah’ın rızasını
kazanmak ve Allah’a ulaşmak için yaşamaya çalıştı.
Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) son derece bağlılık gösterdi.
Yazdığı El-Münkid min al-Dalal (Hatadan Kurtuluş) adlı
eserinde felsefecilere çatarak Farabi ve İbni Sina’yı inançsızlıkla
suçladı.
İmam Gazali, önceleri akli ilimlere daha
çok önem verirken, yaşantısının ikinci bölümünde ilim
konusunda da farklı düşünmeye başladı. İhya-u Ulumid-din
adıyla topladığı eserinde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “İlim
öğrenmek her Müslüman’a farzdır.” hadisini (sözlerini) aşağıdaki
sözlerle yorumlar oldu: (cilt I, s.48) “Bu hadisteki
‘El-ilmu’ kelimesindeki lâm-ı tarifinde işaret ettiği gibi,
öğrenilmesi farz olan ilimden gayesinin Müslümanlar üzerine
farz olan amel ilmi olduğu anlaşıldığı gibi, bizim beyanatımızla
da bunların farz olma zamanı açıklanmış oldu.” Bu
yorumundaki “farz olma zamanı açıklanmış oldu” sözü İmam
Gazali’nin o dönemdeki ruh yapısını ve kendisinde kendisinin
vehmettiği mertebeyi gösteren bir ifadedir.
Gazali, ticari konularda da düşüncelerini
şöyle açıklıyordu. Bir tüccar başka bir ülkeye diyelim şeker
almaya gitsin. Tehlikeli olan uzun yolculuğa kervanlarla çıkmadan
önce kendi ülkesinde şeker fiyatları artmış olsun. Bu durumdan
da mal alacağı ülkedeki tüccarın haberi yoksa, Gazali’ye göre
tüccar kendi ülkesindeki yeni fiyatı karşı tarafa haber
vermekle yükümlüdür. Vermez ise harama girmiş olurdu. Türklerin
ticareti hor görmeye başlamalarında böyle yorumların etkileri
olsa gerektir.
İmam Gazali, halkın Müslümanlığı
uygulaması konusunda da etkili oldu. Çünkü İhyaû Ulumi’d-Din
adı altında topladığı kitaplarında (ki bu kitaplar tekkelerde
ve medreselerde okutuldu) Gazali; İslâmi kuralların, ibadet şekillerinin,
insanları Cennet’e veya Cehennem’e götürecek davranışların
tümünü açıkladığı iddiasındadır. İmam Gazali’nin bu
geniş kapsamlı eseri konusunda Katip Çelebi kendi yazdığı Keşf’ül
Fünun adlı eserinde –haklı olarak- şöyle demektedir: ”Eğer
bu eser (İhyaû Ulumi’d Din) hariç, tüm İslâmi eserler tahrip
olsaydı, İslâmiyet yine de bir şey kaybetmezdi.”
Bazı örnekler vererek Gazali’nin hemen
her konuyu işlediğini görebiliriz. İmam Gazali’ye göre:
(II. Cilt, s.53)
“Dört türlü uyku vardır. 1. Sırtüstü
yatmak: Peygamber uykusudur. Onlar göklere bakarak bunların yaradılışı
üzerinde düşünürler. 2. Sağ omuz üzerine yatmak, alimlerin
uykusudur. 3. Sol omuz üzerine yatmak, padişahlar uykusudur. Hazmı
kolaylaştırır. 4. Yüzükoyun yatmak, bu da şeytanlar
uykusudur.”
“Dört şey bedeni kuvvetlendirir: 1. Et
yemek 2. Güzel koku 3. Münasebet olmadan çok yıkanmak 4. Keten
elbise giymek”
“Dört şey gözün nurunu azaltır: 1.
Pisliğe bakmak 2. İdam edilene bakmak 3. Kadının edep yerine
bakmak 4. Kıbleye arka çevirip oturmak”
“Dört şey aklı çoğaltır: 1. Fazla
ve gereksiz konuşmamak 2. Misvak kullanmak 3. Salihlerle (doğru ve
dürüstler) beraber olmak 4. Alimlerle düşüp kalkmak”
Bu ve benzeri öğütlerin örneklerini çoğaltabiliriz.
Gazali döneminin saygın alimiydi. Ayrıca devlette önemli bir yöneticiydi.
Hz. Muhammed’e (s.a.v.) olan sevgisinden dolayı çok seviliyordu.
Bu nedenlerle anlattıkları halk arasında muhtemelen Kur’an’ın
emri gibi bir etki yaptı. Halkın kader anlayışında, sanki
Emevilerin “Cebriyecilik” düşüncesine geri dönüldü. Başa
gelenlerin Allah tarafından önceden belirlendiğine inanılmaya başlandı.
İmam Gazali, kendisi gibi Hz. Muhammed
sevgisine sahip olan Türk dünyasında, iki ayrı yönden etkili
oldu. Hem din alimlerinin görüşlerini değiştirdi. Hem de yazdığı
uzun kitaplarla örneklerini yukarıda gördüğümüz gibi, halkın
yaşamının her anına müdahale etti. Böylece halkın da düşünce
ufuklarının sınırlanmasında etkili oldu. Bu nedenle konuyu
biraz da akademik bilgilerin ışığında değerlendirmekte yarar
var.
Gazali, Eşarilik’e yaptığı katkılarla
bu mezhebin, İslâm dünyasının en ünlü kelâm mezhebi olmasında
etkili oldu. (Kelâm, Allah’tan ve Allah’ın birliğinden söz
eden bilimdir.)
Eşarilik’in kurucusu Ebul Hasan Ali bin
İsmail Eşari (öl.935, veya başka bazı kaynaklarda 873-941) dir.
Eşari, 912 yılına kadar Mutezile mezhebinin bir üyesiydi.
Mutezile mezhebinin kurucusu bilinmiyor. Mezhep Emeviler’in son dönemlerinde
gelişti. Ama İslâm dünyasındaki kelâm biliminin ortaya çıkmasına
yol açtı. Mutezile mezhebi, Nesturiliğe (Nasturilik) ve zındıklara
karşı doğdu.
MATURİDİLİK VE EŞARİLİĞİN
KARŞILAŞTIRILMASI
Eşarilik ile Türklerde çok yaygın olan
Maturidilik arasında bir benzerlik görülür. Ancak dikkatle
incelendiğinde bazı temel kavramlarda farklılıklar vardır.
Maturidilik; Eşarilik ile Mutezile arasında ılımlı bir yoldur.
Maturidilik ile Eşariliğin farklarının bazıları şöyledir:
İman konusu: Eşarilik’e göre amel
(yapılan işler), imanın ilk şekli şartıdır. Hakikati kavramanın
tek yolu iman yoludur. İman kaynağını “vahiy”de bulur. Kesin
ve şaşmaz ilkedir. Her şeyin kavranmasını ve aydınlığa çıkmasını
sağlayan sonsuz ve yüce “ışık”tır. Maturidilik’de ise
iman, “kalp ile tasdik”ten ibarettir. Ameli olmayan insanlar da,
gönülden inandıkları taktirde mümin (iman sahibi) sayılırlar.
(Türklerin konuyu böyle yorumlamalarının sebebi, o günkü Türklerin
özellikleri dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır.
Çünkü Türkler zaten, İslâmiyet’in insanlardan yapmalarını
istediği “salih amel”i yaşantılarında uygulamaya çalışan
insandılar. Karşısındakine iyilik etmek, mağdurları korumak, sıkıntılara
karşı sabırlı olmak, adaletli davranmak, antlaşmalara uymak
gibi konular, Türkler için zaten insan olmanın gereğidir.) (Türklerin
özellikleri konusunda, “Türklerin Tarih Sahnesine Çıkmaları”
adlı makalemde daha geniş bilgi verilmiştir.)
Kur’an’ı Kerim’de, ilgili ayetlerde
ilk istenilen iman etmektir. Sonra diğer davranışlar gelmektedir.
Diğer taraftan Türkler arasında Hz. Muhammed’e (s.a.v.) atfen
anlatılan bir olay vardır. Savaşta müşriklerden (Müslüman
olmayan Araplar) biri öldürülmek üzere olduğu anda “lâilâheillaallah”
diyerek şahadet getirir. Ancak karşısındaki Müslüman savaşçı,
onun korkudan böyle söylediğini düşünür ve öldürür. Olayı
duyan Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisinden beklenilmeyen bir tavırla
çok kızar. ”Öldürdüğün kişinin kalbini açtın da baktın
mı?” diyerek bir daha olmamasını ister. Anlatılan bu ve
benzeri olaylar da belki, Türklerin düşüncelerinde etkili olmuştur.
Çünkü, Türklerdeki Hz. Muhammed (s.a.v.) sevgisi çok yüksektir.
Kader konusu: Eşarilik’e göre
“hayır da, şer de Allah’tandır” ve buna inanmak imanın altı
şartından biridir. Maturidilik, insanların kul olduğunu ve bütün
hareketlerinin Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşebileceğini
kabul eder. Çünkü bütün evreni oluşturan Allah; fiziksel,
biyolojik, kimyasal vb. bütün kurallarını da koymuştur. İnsanların
yapabilecekleri bu tabiat kurallarıyla sınırlıdır. Bununla
birlikte Maturidilik; doğa kanunlarının sınırları içerisinde
hareket ederken, kulların davranışlarının sonuçlarının
Allah’a yüklenemeyeceğini savunur. Her kişi, kendi davranışının
değerini sadece kendi iradesiyle gerçekleştirir ve oluşturur. İnsanlar,
Allah’ın kendilerine verdiği akıl ve irade ile davranışlarının
sonuçlarını kavrayabilirler. Hareketlerini de ayarlayabilirler.
Dolayısıyla insanın kaderi, kendi iradesiyle yaptığı davranışlarına
bağlıdır. Allah, kulun seçimine göre fiilini yaratır, karşılığını
verir. Eşariler cüz’i iradeyi de Allah’ın yarattığını düşünürken
Maturidiler, Allah’ın yaratmadığına inanır.
Eşarilik’teki “kötülük Allah’ın
kaza ve kaderidir” anlayışı, Maturidilik’te Allah’a karşı
saygısızlık olarak kabul edildi. Allah’ın insanlara durup
dururken kötülük etmeyeceğine inanıldı. Maturidiler bunun
yerine, “her şey Allah’tandır” demeyi daha uygun buldular.
Allah’ın insanlara verdiği kötülüğün, ancak kişilerin
kendi davranışlarının bir sonucu olduğunu düşündüler.
(Kader; Allah’ın, olacak her şeyin ne zaman ve ne şekilde olacağını,
ezelde tespit ve tayin etmesidir. Kaza; Ezelde takdir ve tayin
edilenlerin, zamanı gelince Allah tarafından meydana
getirilmesidir.)
Eşariler “Allah kullarını güçlerinin
yetmeyeceği bir işle yükümlü tutar” anlayışındadırlar.
Maturidiler ise, Allah’ın hikmet ve adaletiyle bağdaşmayacağı
düşüncesiyle bu görüşe katılmazlar. Zaten Kur’an’ında
Allah, “ben zorlaştırmam, insanlar birbirlerine zorlaştırır”
diyerek Maturidiliğin anlayışını vurgulamaktadır.
Akıl konusu: Eşarilere göre insan
aklı sınırlıdır. Her olayı kavrayamaz. Duyular (hisler) insanı
yanıltır. Dolayısıyla iman, akıldan üstündür. Maturidilere göre
ise bilginin kaynakları üçtür; beş duyu, doğru haber ve aklın
tefekkürü. Buradaki haber, zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın
kullarına aktardıklarıdır. Maturidi’ye göre dini tebliğ
olmasa da, kişi akılla Allah’ı bulabilir. Çünkü Allah,
insana aklı verirken böyle bir kurguyu yerleştirmiştir. Ancak,
Maturidiliğe göre peygamber gönderilmeden, Allah tarafından yapılması
istenilen hükümlerin hepsini insan tek başına bilemez. Aklı
kullanırken dikkatli ve ihtiyatlı olmalı ve nakle de dayanılmalıdır.
Mucize konusu: Eşarilere göre
Allah’ın iradesiyle tabiatta her zaman değişiklikler ve doğa
üstü olaylar olur. Mucize ve kerametler böyle açıklanır.
Maturidiler ise, bunun mümkün olmadığını düşünür,
“mucizeler akıl yoluyla açıklanabilir” derler. Mucizelerin
sadece peygamberlere mahsus olduğunu düşünürler. Maturidiliğe
göre Kur’an’ın kendisi bir akli mucizedir. Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) geleceğinin İncil ve Tevrat’ta bildirilmesi hissi
mucizedir. (Ar’af suresi 157. ayet). Ayrıca Hz. Muhammed’in
(s.a.v.) geçmişe ve geleceğe ait hadiseleri haber vermesi de
hissi mucizedir. (çeşitli ayetlerde anlatılanlar)
Fatih döneminde, Doğu Türklüğü ile
Batı Türklüğü arasında yapılan tartışmalarda Batıdakiler,
Gazali tarafını tuttular. Gazali felsefeye karşı çıkıyor,
insanların Allah’a ulaşmak için tasavvufa yönelmelerini
istiyordu. Gazali, Farabi ve İbn-i Sina’yı felsefeye daldıkları
için, kâfirlikle suçluyordu. Sonuçta Türklerde artık etkili
filozof yetişmedi. Ama Gazali, Türklerde tasavvuf anlayışının
gelişmesini, derinleşmesini ve dinin bir yaşayış biçimi olarak
algılanmasını sağladı. Türkler, tavavuf anlayışını da düzenleyerek
mistisizmde aşırılığa sapılmasını önledi. Ancak,
Kanuni’den sonra güçlü padişahlar gelmeyince, medreselerden
tasavvuf da kaldırıldı. Günümüz Türklerinde halen tasavvuf
anlayışı etkilidir.
İsmail Hakkı Küpçü |